II-Selânik cemaatlerinin mahalli yerleşim ve genişleme metodları olarak hazaka ve icar 

Osmanlı Selânikinde cemaatler konusuna giriş denemesinin ilk bölümünde şehrin fethedildiği 1430 senesini takip eden yıllarda Osmanlıların büyük stratejik önem atfettikleri bu liman kentini nasıl nüfuslandırdıklarını ve o dönemde intra muros [1] alana kısıtlı şehirde müslüman-türk,ortodoks hrıstiyan-rum ve 15. asır sonundan itibaren yahudilerin kendi mahallelerini hangi bölgelere kurdukları konusunu ele aldık [2]. Osmanlı hakimiyeti boyunca şehir toplumunun temel unsurlarını oluşturan bu toplulukların iç teşkilatı ve cemaat hayatına yön veren hayır kurumlarını ele almadan önce mahalli yerleşkelerin oluşması ve genişlemesi aşamalarında uyguladıkları iki iskân metodundan bahsetmemiz gerekir. İlk başlarda nüfus yoğunluğunun belirlediği ibadethane sayısı ve bu mabetlerin çevresinde oluşmaya başlayan mahallelerin etnik ve dini açıdan homojen popülasyona sahip yapısını koruması cemaatlerin önemle üzerinde durduğu ve bu yönde politikalar geliştirdiği bir husus oldu.Bu doğrultuda cemaat önderleri dini buyruklar vastasıyla özellikle konut piyasasını şekillendiren bazı müdahelelerde bulundular. Bu müdaheleler sayesinde, topluluklar, şehir içindeki yaşam alanlarını hızla genişletmiş,bunun mümkün olmadığı mertebede var olan yerleşimlerini korumayı başarmışlardır.Mahalli yerleşim ve genişleme usullerinin din gibi bir müessesenin kontrolü ve denetimi altında olması ilerleyen tetkiklerimizde dinin cemaat oluşumlarının yapılandırılmasında,eğitim,adalet,hayır işleri gibi alanlardan sorumlu kurumlarının işleyişinde üstlendiği rolü anlamamız açısından da yararlı olacaktır. 
1492 yılının Ağustos ayında [3] İspanya’dan kovulan Yahudiler, Sultan II.Bayezid’in çağrısı üzerine Osmanlı İmparatorluğuna göç etmeye başladılar.Gemilerle İstanbul,Edirne ve Bursa gibi osmanlı şehirlerine yönelen göç dalgalarının önemli bir kısmı da Selânik’e geldi.Kaynaklara göre osmanlı fethinden önce az sayıda Romanyot yahudisi Selânikteki yerleşimleri olan ve limana yakın bir bölgede bulunan Ez-Haim [4] mahallesinde yaşıyordu.Şehrin yeni sakinlerinin ilk yerleştikleri bölge burası oldu.Yahudi grupları bu kesimden başlayarak kuzey ve kuzey-doğu istikametinde,geniş ve metruk bir arazi olan ve Kampos(ova) olarak tasvir edilen düzlüğe doğru yayıldılar.Yahudi kahalleri [5] Avrupa'nın değişik kesimlerinden gelmişlerdi ve her birinin arasında kültür,örf ve anane farklılıkları hiç de küçümsenecek ölçüde değildi.Sefarad olarak bilinen İspanya yahudileri ve Orta Avrupa’dan göç eden Aşkenaz yahudileri iki ana grubu oluşturmakla beraber iki farklı dili,ladino ve yidişi kullanıyorlardı.Yahudi gruplarının arasındaki tek farklılık dilden ibaret değildi.Her birinin arasında ekonomik bakımdan da ciddi eşitsizlikler mevcuttu. Sonuç olarak,cemaat adına muhtelif her grubun, topluluğun bütünlüğünü parçalamayacak şekilde ve kahallar arasında varlık ve zenginlikte orantısız bir adaletsizlik yaratmaksızın yerleşimini temin etme sorunu ortaya çıktı. Yahudi iskanının,serbest kurallarla işleyen bir gayrımenkul piyasası koşuluyla gerçekleşmesinin yol açaçağı sonuçlar hahamlar trafından idrak edilmiş olacak ki,konut alım-satımına bazı kısıtlamalar getirildi. Konut sahibi olmanın serbest koşullar altında varlıklı yahudileri büyük mülk sahibi yapacağı ve fakir yahudi takımını yerleşim dışı bırakarak parçalanmaya iteceği açıktı. Farklılık ve eşitsizliklerin sarsmayacağı bir temel yapı oluşturma çabasındaki cemaat için böyle bir ayrışma ciddi tehditlere gebeydi.Ayrıca, osmanlı devletine karşı vergi mükellefiyeti bulunan cemaatin içinde dengesiz bir gelir dağılımının sırasıyla adil olmayan vergi yüklerine yol olacağı öngörüldü. Cemaatin hayır işleri ve kurumları,fakirlerin beslenmesi ve iaşesi gibi sorunlar için gerekli olan parayı tasarruf etmek cemaat idaresinin, yani dini mertebenin mükellef olduğu bir görevdi.Bir kısım zengin yahudinin topluluğun devlete karşı olan vergi yükünü üstlenmesi,hahamların hayır işleri ve cemaatin diğer masrafları için ihtiyaç duyduğu parayı toplamalarını ve tahsil etmelerini de güç hale getiriyordu. 
 Hahamlar cemaat hayatının örgütlenmesi ve yönetiminde önemli rol oynadılar.Ancak 19. yüzyılın ortalarından itibaren gerçekleşen eğitim reformu sonucunda cemaat işlerindeki hakimiyetleri zemin kaybetti.Selânikte Osmanlı döneminin son başhahamı Jakob Meyr.

Bu sorunlara istinaden, 15. asrın sonlarından itibaren hahamlar yayınladıkları bir dizi askamot [6] ile konut piyasasında bazı uygulamaları devreye soktular. Hazaka, eski çağlardan beri kullanılan bir metodtu ve yeniden yürürlüğe koyuldu.Bu uygulamaya göre eğer yahudi olmayan bir kişinin(müslüman veya hrıstiyan) gayrımenkulu bir yahudi tarafından kiralanıyorsa başka bir yahudinin bunu kiralaması yasaklanıyordu. 1494’de yayımlanan ilk askama ile yürürlüğe giren bu uygulamanın başlıca amacı şüphesiz ilk safhada yahudilerin şehir içerisinde olabildiğince fazla yapıya yerleşmelerini sağlamaktı. Böylece coğrafi genişleme hızlandırılmış oluyordu.Diğer yandan bu düzenleme varlıklı yahudilerin elinde sayıca fazla konut veya dükkanın toplanmasını önleyecek nitelikte değildi. Bunun üzerine nakit birkimi yüksek olan yahudilerin hızla müslüman türklerin gayrımenkullerini satın almaya başladıkları ikinci safhada hahamlar bu kez yeni bir düzenleme ile her yahudinin bir ev ve bir dükkandan fazla taşınmaz mala sahip olmasını yasakladılar.Katı bir kural olduğu tartışılmaz olan bu düzenlemenin uygulamada ne gibi sorunlar yaşadığı ve ne derece uygulandığı bilinmez. 1512’de bir müslümanın evini kiralayan bir yahudinin yerini başka bir yahudinin alması çok güçtü. Eğer buna muvaffak olmak isterse öncesinde o evin kiracısı konumunda olan başka bir yahudiye tazminat ödeme yükümlülüğü bulunuyordu.Bu tip bir düzenleme zengin yahudilerin fazla konut edinme veya kiralama tehlikesini ortadan kaldırmayı hedeflese de pratikte pek de başarılı değildi.Çünkü kiracı yahudiye istediği miktarda parayı veren varlıklı bir yahudi evi anında kiralayabiliyordu.Bu olasılık karşısında 1520’de yeni kiracı tazminat ödemeye dahi razı olsa kiraladığı bir müslümanın evinden bir yahudiyi çıkarmak imkansız hale getirildi. Hahamlar,cemaat hayatını yönlendiren buyrukları ile adaletli bir yerleşim sisteminin önünü açmayı hedefliyorlardı [7].
Yukarıda belirttiğimiz hazaka usulunun yaygın biçimde uygulanması ile 15. asır sonu ve 16. asır başlarında Selanik gayrımenkul piyasasına yaptıkları müdahelelerle arz-talep dengesini kontrol altında tutmaya çalışan hahamlar kahallerin bütünlüğünü koruyarak,yahudiler arasında eşit olmayan bir mülk ve gelir dağılımını önlemek ve cemaat üyelerinin dengeli biçimde taşınmaz mal edinerek şehir içinde dağılmadan geniş bir alana yayılmalarını sağladılar.Haham buyrukları ile uygulanan hazaka yöntemi kurulmaya başlayan sinagoglar etrafında ortak özellik ve dini yapıya sahip,çoğunlukla aynı bölgeden göç etmiş yahudi cemaatlerinin örgütlenmesini sağladı.Doğuya doğru genişleyen yahudi iskânı,şehrin güneydoğu kesiminde yer alan hrıstiyan mahallelerinin eteklerine vardığında ancak papazların ve ortodoks cemaatinin aldığı bazı karşı önlemler sayesinde durdurulabildi.16. yüzyılın sonlarında Vardar kapısından eski hipodroma,Vardar caddesinden [8] güneydeki sahil surlarına kadar uzanan 12 yahudi mahallesinde her dalda asr-ı saadeti yaşayan bir Selânik yahudi topluluğu bulunuyordu. Yahudi yerleşimi yaklaşık bir asır gibi bir zaman diliminde imparatorluk hayatı boyunca sınırlarını koruyacak bir iskân yapısı oluşturdu ve ancak 19.asır sonlarında yeni ihtiyaçlar ışığında kurulacak olan yeni bir düzen kale dışında inşa edilen banliyölere yahudi nüfusunun yerleşmesine olanak sağlayacaktı. 
Yahudi iskânının nüfus alanını genişletmek için kullandığı metodlar cemaate ait taşınmaz malın değerlendirilmesi açısından çok kişisel mülk edinimine getirilen kısıtlamalar açısından değerlendirildi. Yahudilerin nüfusunun kısa bir zaman zarfında şehir nüfusunun yarısından fazlasını teşkil edecek kadar artması ve genişçe bir alana yayılmaları diğer cemaatleri kendi nüfus alanlarını korumak adına karşı önlemler almaya itti.II.Murad şehri fethettikten iki yıl sonra [9] kamulaştırdığı şahsi mülk ve kilise ve manastır taşınmazlarını kumandanlarına ve şehre yerleşen müslüman nüfusa dağıtmıştı.Bunun yanı sıra,birçok mülk yeni kurulan cami ve tekke gibi kurumlara vakıf olarak tahsis edilmişti.Özellikle şehir dışında geniş ve verimli araziler tekke ve zaviyelerin mülkü olarak kayıt altına alındı.Bu gibi geniş arazilerin ve kale içerisinde bulunan metruk alanların mülk sahibi kurumlar tarafından müslüman ahaliye belirli bir bedel karşılığında kiralanmış olması muhtemeldir.Kesin olan bir husus vardır.Müslüman topluluk için konut ihtiyacı hasıl olduğunda kurumlar tarafından icar sistemi uygulanmıştır.Nedir icar?Gerek sözlükteki anlamı gerekse gerçekte taşıdığı anlamla kiralama manasına gelmektedir.Peki burada ne gibi bir kiralama söz konusudur ve ne gibi bir amaç güdülmektedir?Kısa bir örnekle açıklayalım.93 Haribini [10] takip eden süreçte Bosna’dan gelen müslüman göç kafileleri şehrin kuzey-batı surlarının dibinde bulunan ve Selânik Mevlevihanesi vakfına ait 100 dönümlük taşlık,sarp bir araziye yerleştirildiler.Burada vakfın izniyle onlara evlerini inşa etmeleri için izni verildi.Bu suretle tekke arazinin üst mülkiyetini elinde bulundururken mültecilere evin süresiz kullanım hakkı verildi.Böylelikle göçmenlerin iskan sorunu çözülmüş oluyor aynı zamanda da şehir bünyesinde yeni bir müslüman mahallesi oluşturulmuş oluyordu. 
1877-78 Osmanlı-Rus savaşı sırasında oluşan Bosnalı müslüman göç dalgaları Selanik'e geldiler.Göçmenlere evlerini inşa etmeleri için surların kuzeybatı yakasında bulunan ve Selanik Mevlevihanesine ait 100 dönümlük kayalık,sarp arazi verildi.

Benzer bir uygulama kale içinde,kilise ve manastırların çevresinde yer alan ortodoks hrıstiyan cemaate ait boş alanlarda uygulandı.Manastırların fetihten sonra şehir içinde ve dışında mülk sahibi oldukları 1446 senesine ait bir beraattla sabittir. Bu tarihte Fatih Sultan Mehmed Vlatadon manastırına [11] ait olan taşınmaz mülkün yerine keşişlere eşit miktarda mülk iade etmektedir [12].Aynı mülk 1488 yılında II.Bayezid’e ait bir fermanda teyit edilmektedir.Bu ve diğer bölgelerdeki gayrımenkuller kilise ve rum cemaati tarafından evsiz kişilere konut inşa etmeleri adına verildi.Kilise arsanın mülkiyetini elinde tutmaya devam ederken evin yeni sahibi belirlenen yıllık bir kira miktarını kuruma ödüyordu.Bu şekilde kilise hem gelir elde etmiş hem de kilisenin etrafında ortodoks bir enoria [13] oluşturmuş oluyordu [14]
Selânik,Osmanlı fethini takip eden yıllarda müslüman,hrıstiyan ve yahudi cemaatlerinin yaşam alanlarını belirledikleri ve sınırları ilerleyen asırlarda net biçimde çizilmiş şekilde önümüze çıkan bir iskan planlamasının uygulandığı alan oldu.Cemaatlerin dini idarelerinin yukarıda bahsedilen yollarla yönlendirdiği bu iskan politikası sonucunda topluluklar şehir bünyesinde dağılmaya ve bölünmeye yol açmayacak şekilde cemaat nüfuslarını topluca yaşadıkları mahallelere yerleştirmeyi ve bu mevcudiyeti genişletmeyi başardılar.

 Memet Mehmet 
Gümülcine,13/7/2013 

[1] Sur içi.
[2] “I-Fetihten sonra Selânik’te cemaatlerin oluşması ve yerleşim”.
[3] 31 Mart 1492’de Aragon kralı II.Ferdinand ve Kastilya kraliçesi İsabella tarafından imzalanan El Hamra Kararnamesi İspanya’da yaşayan Yahudilere ülkeyi terketmeleri için 31 Temmuza kadar süre tanımıştır.Ferman gereğince kovulan yahudilere yanlarında her hangi bir ziynet eşyası,altın veya para almaları yasaklandı. 
[4] Ets-ha-Haim ve Ets-ha-Daath sinagogları deniz suruna yakın bir kısımda kurulmuş olan ve fetihten önceki yahudi yerleşiminin bulunduğu mahallelerdi.1492’de Selanike ilk yerleşen yahudilerin burada yaşayan az sayıda Romanyot yahudisin bulmuş olmaları muhtemeldir.Topographia,s.154-155. 
[5] Yahudi cemaat grupları. 
[6] Fetva olarak nitelendirebileceğimiz,yalnızca dini olmayan konular üzerinde beyan edilen haham karar ve yorumları. 
[7] Ta mistiria tis Thessalonikis,s.56-59 
[8] Yahudi yerleşimi 17.asırda Vardar caddesinin kuzeyine de yayıldı.17.yüzyılın ortalarında Vardar caddesinin kuzeyinde Roğos mahallesi geçmektedir.Topographia,s.159 
[9] Temmuz 1432’de şehre geri dönen II.Murad kilise ve manastır mülklerine ve gelirlerine el koyarak caimye tahvil edilmek üzere birçok yapıyı ve çevresindeki arazileri mahalleler kurmak üzere kumandanlarına ve müslüman ahaliye dağıttı,I.Anagnostis ¶20. 
[10] 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı. 
[11] Çavuş Manastırı. 
[12] Topographia,s.37,267. 
[13] Bir kilise etrafında toplanan rum cemaati. 
[14] Ta mistiria tis Thessalonikis,s.56-59. 


I-Fetihten sonra Selânik’te cemaatlerin oluşması ve yerleşim

Osmanlı İmparatorluğu'nun Selânik'teki beş asırlık hakimiyeti boyunca şehrin toplumsal yapısı, bir arada yaşayan ve üç büyük dini-islam,hrıstiyanlık ve musevilik-temsil eden eşit sayıda topluluktan oluştu.Osmanlı şehirlerinin bilinen bir özelliği olan bu çok dinli ve çok kültürlü kozmopolit sosyal düzen Selânik'in bir liman kenti olması sebebiyle daha da yaygın,dışarıya açık bir renklilik kazandı.17. yüzyılın başlarından itibaren son şeklini alan ve 20. asrın ilk çeyreğine kadar kendini koruyan müslüman türk,ortodoks rum ve yahudi cemaatlerinin nüfussal ve mahalli yerleşim şeması,asırlar içinde şehirde yaşam alanı arayan ermeni, bulgar, ulah, arnavut,çingene,vs. gibi grupların katılımıyla daha da renklendi.Göç,doğal afetler ve salgın hastalıklar şehir nüfusuna doğrudan etki yapan kriterler olarak ortaya çıksalar da,sur içi şehirde gelişen ve her topluluğun mahalle sınırlarını katı çizgilerle belirleyen yerleşme yapısı büyük ölçüde aynı kaldı. 


Selânik Osmanlı döneminde ticaretin etkin rol oynadığı bir liman kentiydi.Şehir toplumsal tabanını meydana getiren müslüman,hrıstiyan ve yahudi cemaatlerinin yanında Balkanlar'dan şehre geçici veya daimi olarak göç eden slav kökenli nüfusun ve limanı ticaret için kullanan çok dilli ve çok kültürlü bir insan grubunun da uğrak yeriydi.Şehir bu kozmopolit karakterini Osmanlı imparatorluğunun son yıllarına kadar muhafaza etti.Yukarıda:20.yüzyılın başlarında şehirde yaşayan değişik etnik ve dini toplulukları bir araya getiren bir cenaze töreni.

Osmanlı fethinin ilk yıllarına geri döndüğümüzde yukarıda bahsettiğimiz çeşitlilik ve iskân düzeninden eser yoktu.Viran bir şehrin kapılarından içeriye giren sultan II.Murad’ın ivedilikle çözmesi gereken sorunların başında zaptettiği bu kaleyi yeniden ayağa kaldıracak,hayata döndürecek yeterli nüfusu bulmak geliyordu.İzlediği iskân politikasının ilk adımı gönderdiği tellallar aracılığıyla yedi yıllık Venedik idaresi sırasında (1423-1430) maruz kaldıkları açlık,baskı ve zulüm sebebiyle şehri terketmiş olan yerli rumları,onlara güvenceler tanıyarak geri çağırmak oldu.Bu çağrısı önemli ölçüde karşılık buldu.Ioannis Anagnostis’in kroniğinde II.Murad’ın daveti üzerine şehre dönen rumların sayısının,padişahın bizzat fidyelerini ödeyerek esaretten kurtardığı soylu bizans aileleri ile birlikte 1.000 kişiyi bulduğu belirtilmektedir[1].Ev ve mülkleri iade edilen ortodoks hrıstiyanlar,cemaatin başı olarak göreve getirilen başpiskopos Grigorios[2] önderliğinde camiye tahvil edilmeyen küçük kiliselerin etrafında toplandılar ve cemiyet hayatını organize etmeye çalıştılar.Bu gruplar, zamanla kendi iç yönetim ve temsil mekanizmasını, hayır ve eğitim kurumlarını kurarak Osmanlı idaresi altında geliştiren Selânik rum topluluğunun çekirdeğini oluşturdular.
1432 senesinin Temmuz ayında II.Murad şehre geri döndüğünde,önüne geride bıraktığı viranelikten daha değişik bir görüntü çıkmadı.Yerleşim halen,emniyetini ve ekonominin işleyişini sağlayacak,yeterli sayıda insan gücünden yoksundu.Nüfusu arttırmak ve Selânik’in hrıstiyan bizans fizyognomisinden kurtularak,bir Osmanlı kolonisine dönüşümünü veya Aşıkpaşazade’nin de tarihindeki deyişiyle “putperestliğin nüfuz alanından İslam’ın nüfuz alanına”[3] geçişini sağlamak amacıyla 1-2 günlük mesafedeki Yenice-i Vardar’dan bölgeye daha önce yerleşmiş olan 1.000 kadar müslüman türkü sürgün ederek şehre yerleştirdi[4].Yeni yerleşimciler beraberlerinde getirdikleri örf ve ananeyi yaşamlarının her boyutunda sergilediler.Bu sayede şehirde hrıstiyan-müslüman toplulukları arasında bir nüfus dengesi sağlandı ve sosyal taban bir değişime uğradı.Müslüman sakinlerin bir kısmı padişahın şehrin kuzeyinde kurduğu Yeniköy’e yerleştirildiler[5].Bir takım vergilerden muaf tutulan bu nüfusa,Selânik’e su temin eden ve Roma imparatorluğu döneminde inşa edilen su kemerinin korunması görevi verildi[6].II.Murad şehirdeki taşınmaz malların tahririni emretti ve müslüman kesimin ihtiyaçlarına karşılık vermek için tüm kilise ve manastır mülklerine el koydu.Mahiyetindeki paşalara bu mülkü dağıtarak yeni yapılar imar etmelerini buyurdu[7].Yıkık kiliselerin malzemelerinden çifte bir hamam olan Bey Hamamını ve bugün var olmayan bir sarayı şehrin ilk kamu yapıları olarak inşa ettirdi.Rumeli’de osmanlı şehirlerinin kurulmasında büyük rol oynayan vakıf sistemi kullanılarak cami,medrese,tekke ve benzeri islam eserlerinin de yapılışı bu tarihte gerçekleşti.Şehir yeniden imar edilirken müslüman türk nüfus,birçoğu camiye tahvil edilen ihtişamlı bizans kiliselerin çevresinde ufak yerleşimler kurdu.Böylece,şehirde hakim unsur olarak siyasi ve askeri otoritenin sahibi Selânik türk topluluğunun temelleri atıldı ve şehrin islamlaştırma safhasının önü tamamen açıldı.Türk topluluğunun,Osmanlıların yeni fethettikleri topraklarda tesis ettiği idare ve yönetim biçimi açısından bakıldığında şehirde nasıl bir rol oynadığını,adalet,eğitim,iktisat ve dini hayatına nasıl bir yön verdiğini önümüzdeki yazılarda ayrıca ele alacağız.
Fethi takip eden bu erken dönemde yukarıda belirtilen şekilde şehre iskân edilen ve sayıları toplamda 2.000 kişiyi bulan hrıstiyan ve müslüman ahali,Ioannis Anagnostis’in kroniğinde kullandığı deyimle «anamiks»,yani karışık,iç içe yaşıyorlardı[8].Mahallelerin henüz şekillenmediği,cemaat gruplarının şehir içinde dağınık bir şekilde yaşam sürdüğü, 15. yüzyıl osmanlı tahrir defterlerinde açıkça görülmektedir.Aynı kayıtlarda,şehrin her bakımdan bir geçiş döneminde olduğu sonucunu çıkarıyoruz.Selânik’te birçok yerleşim,halen bizans dönemine ait mahalle ve yer adlarını koruyor olsa da artık kilise çanlarının yerini ezânların,hrıstiyan yortularının yerini Ramazan topunun almaya başladığı görülen bir gerçektir.
1478’de şehirde bir nüfus tahriri yapıldı.Fetihten elli yıl kadar sonra düzenlenen bu tahrir, şehirde nüfus yapılanması ve mahalli yerleşimin nasıl geliştiği konusunda bizlere önemli bilgiler aktarmaktadır.İlk dikkati çeken nokta,müslüman ve hrıstiyan cemaatlerinin nüfuslarının orantılı biçimde-muhtemelen yeni göçlere bağlı olarak-artış gösterdiğidir.Diğer yandan II.Murad’ın fetihten sonra şehirde,somut hamlelerle hedeflediği kalkınmayı ve gelişimi sağlayacak işçi gücünün halen sağlanamamış olduğu bir gerçektir.27 ayrı cemaate ayrılan ve kümeler halinde yeni kurulan cami ve mescidlerin çevresine yerleşen müslümanların sayısı 864 hâne ve 73 mücerred olmak üzere yaklaşık 4.320’yi buluyordu.Bunlara camilerde görev yapan 26 imamı da eklemek gerekir.Rumlar ise 994 hâne,281 bivê[9],48 mücerred ile 6.094 neferlik bir nüfusa sahiptirler.Fetihten sonra cami olmayan ve ibadete açılan az sayıda mahalli kilisede sadece 9 rahip cemaatin din ve eğitim yükünü üstlenmişti[10].   

1478'de Selânik'te camiye tahvil edilmeyen küçük mahalli kiliselerde sadece 9 ortodoks rahip din görevlisi olarak bulunuyordu.Aynı sene şehirdeki ortodoks cemaatin nüfusunun 6.094 olduğu göz önüne alınırsa,fetihten elli yıl sonra rum cemaatinin yeni bir yapı kurmakta zorlandığını anlıyoruz.

Şüphesiz ki, şehir nüfusunun yarım asırlık bir süre zarfında ikibinden onbinin üzerine çıktığı,her iki cemaatin de nüfusunun yeni göç hareketleriyle eşit orantıda arttığı 1478 tahririnden anlaşılmaktadır.Buna rağmen göz ardı edemeyeceğimiz bir husus bulunmaktadır.O da bu artışın elli yıllık bir sürede meydana geldiği dikkate alınırsa Selânik büyüklüğünde ve bu denli stratejik konuma sahip bir şehrin taleplerine cevap verecek yeterlilikte olmadığıdır[11].1430 fethinden 1478’deki tahrire kadar şehir nüfusu, II.Murad ve halefi Fatih Sultan Mehmet’in tüm çabalarına rağmen hangi nedenle ticareti hızlandıracak ve çarşı ekonomisine hareket getirecek bir yükselme seviyesine ulaşamamıştı?Bunun birkaç nedeni vardır.Öncelikle,şunu belirtelim ki, Selânik’in nüfusu toplu göçlere yönelik olarak yükseliş gösterirken aynı anda şehirden imparatorluğun başka bölgelerine nüfus sürgün edildiği bugün bir var sayımın ötesine geçmektedir.Tahrir defterlerinde,1453 yılında İstanbul’un fethedilmesinden hemen sonra yeni başkentin iskânı için şehre getirilen gruplar arasında Selânik yahudi cemaatinin de adı geçmektedir.Selânik’in en eski sakinleri olan bu az sayıdaki Romanyot yahudisi II.Mehmed tarafından şehirden alındı ve Balat mevkiine yerleştirilerek Selaniko sinagogunu kurdular[12].Ek olarak,15. asrın ortası, mütemadiyen yükselen bir fütuhat hareketinin süregeldiği ve yeni fetihlerle şehirlerin taze kan ve nüfus ihtiyacının doğduğu bir dönemdir.Bu gerekliliğin giderilmesi için Anadolu’dan Rumeli’ye göç eden büyük kısmı dağlı Yörüklerden oluşan nüfus bir çözüm olarak ön plana çıkmaktadır.Nitekim,Anadolu’dan gelerek Rumeli’nin çeşitli yerlerine yerleştirilen Yörüklerin bir bölümünün de Selânik’in müslüman nüfusunun arasına katıldığı büyük bir olasılıktır.Yine de nüfus,salgın hastalıklar,yangınlar,yeni göçler ve savaşlar yüzünden inişli çıkışlı seyretmektedir.Şehrin daimi refâhını ve ekonomik işleyişini düzenli kılacak yerli nüfusun oluşmasının önü buna benzer etkenlerle sürekli olarak sekteye uğramaktadır.
Yukarıda belirttiğimiz üzere 1453 fethinin ardından İstanbul’da gerçekleştirilen tahrir Selânik yahudi cemaatinin toplu olarak şehre yerleştirildiğini ortaya koymaktadır.Bu nedenledir ki,1478 tahrir defterinde antik çağlardan beri şehrin yerli ahalisi olduklarını bildiğimiz romanyot yahudilerinin ismi zikredilmemektedir.Fatih Sultan Mehmed’in kararı ile 1453-1478 yılları arasında Selânikte son bulduğu anlaşılan yahudi varlığı,1492 yılında beklenmedik bir şekilde yeniden ortaya çıktı.Katolik hrıstiyanların hakim olduğu İspanya’dan kovulan Sefarad kökenli yahudiler,II.Bayezid’in çağrısı üzerine Osmanlı İmparatorluğuna sığındılar.Kuzey Afrika ve İspanya’dan gemilerle Osmanlı şehirlerine yönelen bu göç dalgasının büyük bölümünün son varış noktası Selânik şehri oldu.Yahudilerin göçü şehrin demografik,sosyal ve ekonomik yaşamını kökten etkilediği gibi şehrin nüfus tablosuna da üçüncü ve belki de en önemli diyebileceğimiz unsuru kattı.Selânik’e yahudi göçü, sadece 1492 senesiyle sınırlı kalmadı.Avrupa’da hüküm süren Engizisyonun hışmından kaçan değişik kökenli yahudiler tüm 16. asır boyunca İtalya ve orta Avrupa ülkelerinden “Balkanların Kudüsü” adını verdikleri Selânik’e akın ettiler.1519’a gelindiğinde şehir nüfusu kısa bir sürede hızla büyümüş ve üçe katlanarak 29.220’yi bulmuştu[13].Şehre verilen ünvanı teyit edercesine bunların yarısından fazlası ise yahudiydi.Maharetleri ve ticaretteki üstünlükleriyle yahudilerin göçü şehrin gelişmesine ve her alanda büyümesine de ivme kazandırdı.Her birisi kendi örf ve adetine sahip olan yahudi kahalleri[14],sinagog ve yechivotlar[15] kurarak örgütlendiler.İlk başlarda hahamların dini buyrukları cemaat yaşamının nizami olarak kurulmasında önemli rol oynadı.Buna rağmen her kahal’in idaresi din adamlarının ve halk temsilcilerinin meydana getirdiği karma bir heyetin sorumluluğu altındaydı.17. asır ortalarında dini mertebe cemaat işlerinin yegâne temsilcisi haline geldi.Böylece tüm muhtelif cemaatlerin yönetiminden sorumlu bir başhahamın yönettiği ve daha iki-üç hahamın yer aldığı bir üst kurul olarak Rav Ha Collel kuruldu ve cemaat işlerini yürüttü[16].

Selânik yahudileri cemaat yapıları ve yaşam biçimlerinin örgütlenme şekli ile sadece Balkanların değil tüm imparatorluğun cemaatleri arasında başı çekiyordu.Hahamlarının ilmî vasıflarının ününün imparatorluk sınırlarını aştığı 16. yüzyılda Avrupa'nın çeşitli şehirlerinden öğrenciler Talmud eğitimi görmek üzere bu kente akın ettiler.
Sefarad’ların şehre göç etmesinden sonra Osmanlı Selânik’inin üç ana topluluğu olan müslüman,hrıstiyan ve yahudiler, yaşam alanları daha kısıtlı,sınırları belli olacak şekilde oluşturmaya başladılar.Buna rağmen konutsal yapılanmanın önü sık sık meydana gelen yangın ve deprem gibi afetlerle kesiliyordu.Bu yangıların en tahripkâr olanlarından bir tanesi 1620 yılında meydana geldi.Şehrin tamamen kül olmasına neden olan bu yangının sonrasında ortaya çıkan salgın hastalıklar ve ağır vergilerin yükü yüzünden nüfusun çoğunluğunu teşkil eden yahudilerin büyük kısmı kaleyi terketti.Nüfusun şehri terketmesi sırasıyla yükselişteki ticaretin durmasına ve şehrin imar ve bakımının gecikmesine yol açtı.Bu geçiş sürecinin ardından şehirde her cemaat dışı yabancı unsurların yer almadığı bir mahalli yapılanmanın içinde buldu.Sınırları net biçimde çizilmiş ve sadece aynı din ve cemaate mensup kişilerin ikamet ettiği mahalleler kuruldu[17].
Müslüman türkler “Bayır” olarak bilinen ve şehrin kuzeyinde yer alan dik yamaçta kendi evlerini inşa ettiler.Az sayıda hrıstiyan nüfus burayı terkederken,aynı kısımda yer alan boş alanlarda yeni türk mahalleleri kuruldu.Vardar caddesinin kuzeyinde yer alan türk mahallelerinin haricinde caddenin güneyinde bulunan tek türk yerleşimi Akçe Mescid camiinin çevresinde toplanan nüfus oldu(bugünkü Navarinu caddesi).20.asır başlarına kadar türk mahallelerinin yer aldığı bu yerleşim düzeni hiç değişmedi.Bağ ve bahçelerle çevrilmiş,iki katlı kâgir türk evlerinin şahnişinli sofalarında bulunan pencereler denize doğru açılmaktaydı.Yüksek minareleri ile cami olan geniş kubbeli bizans kiliseleri ve hemen yanlarında selvi ağaçlarının gölgesinde mezar taşları ve türbeler.Selânik’te türk topluluk hayatı bir karakter kazanmış ve kendi yaşam alanını şüpheye yer bırakmayacak şekilde belirlemişti[18].

Selânik'te müslüman türklerin mahallelerini kurduğu "Bayır" şehrin yüksek kısmında yer alan ve akropole kadar uzanan yamaçta idi.Söz konusu yerleşim bugün bir bölümü restore edilmiş olan şahnişinli konakları ile Selânik yukarı şehir'de muhafaza edilmektedir.

Sırasıyla rum ve yahudi cemaatleri şehrin güneydeki deniz surlarından Vardar caddesine ve limandan Kelemerye kapısına kadar uzanan ve “Kampos”[19] olarak bilinen düzlüğe kendi mahallelerini kurdular.
Yahudi mahalleleri sel yataklarının taşıdığı pisliklerin biriktiği sur dibinde,sağlıksız ve kötü kokuların hakim olduğu bir yere kuruldu.Öyle ki,1591’de şehrin sokaklarını gezen Venedikli Gabrielle Cavazza şunları yazıyordu:“Daha sonra başında rum ortodoks rahibelerinin olduğu bir manastırın bulunduğu yahudi mahallesine gittik.Bu yol oldukça pis.Bunun sebebi bu halkın burada yaşıyor olmasının yanında aynı zamanda şehrin tüm pisliklerinin aktığı en aşağıdaki noktası olması”.Yüksek nüfusa sahip musevi cemaati hijyenden uzak koşullarda,küçük odalara sıkışmış 7-8 kişilik gruplar halinde yaşıyordu.Çarşı’ya yakın kesimlere de yerleşen cemaatin Vardar caddesinin kuzeyindeki tek yerleşim bölgesi Roğos mahallesi idi.Ticaretle uğraşan yahudiler çarşının doğusunda,depo,dükkan ve atölyelerin arasında yaşamlarını sürdürüyorlardı[20].
Kelemerye kapısından Kamara’ya(Galerius zafer takı) uzanan ve eski hipodromun bulunduğu şehrin güneydoğu yakası,ortodoks rum topluluğunun mahallelerini inşa ettiği bölge oldu.Hrıstiyanlar burada oniki kadar mahalle kurdular[21].Her nüfus biriminin aynı bölgeye yoğunlaştığı bu dönemde,şehirdeki konumlarına bağlı olarak,başka kesimlerinde bulunan Tavşan Manastırı,Çavuş Manastırı ve Agios Minas gibi kilise ve manastırların çevresinde küçük hrıstiyan grupları varlığını sürdürdüler.Yine de nüfusun en yoğun olduğu rum yerleşkesi,Osmanlı hakimiyetinin son yıllarına kadar cemaatinin metropol kilisesinin,hayır kurumlarının ve idari yapısının toplandığı şehrin güneydoğu yakası oldu[22].
Osmanlı Selanikinde fethi takip eden bir buçuk asırlık dönemde,şehrin sosyal tabanını meydana getiren üç ana topluluğun nasıl oluştuğunu ve şehre nasıl yerleştiğini kısaca ele aldık.Nüfussal dengelerin sürekli olarak değişmesinin, şehirdeki mahalli yerleşim düzeninin 17.asır başlarına kadar sağlanamamasında etkin rolü oynadığı görülmektedir.Yine,nüfus istikrarının Selânik’te ticaretin olumlu seyretmesine,ekonomik refâhın ve sırasıyla sosyal hayatın aktifliğin hareket kazanmasına sebep olduğu açıktır.İskânın ve mahalli yerleşimin hızlanmasına yol açan etkenlerin başında yangın ve deprem gibi doğal afetler gelmektedir.Şehir,yeni göçlerle yoğurulan,nüfussal devingenliğe orantılı olarak yerleşimlerini yaratan bir organizma biçiminde gelişimini sürdürmektedir.Bir sonraki makalemizde, cemaat idarelerinin toplulukların mahalli yerleşiminde nasıl etkili olduklarını,mal ve mülk edinme haklarına getirdikleri kısıtlamalarla şehirde konutsal yayılma mevzusuna nasıl müdahil olduklarını inceleyeceğiz.

                                                                                                                     Mehmet Memet
                                                                                                                Gümülcine,22/2/2013



[1] I.Tsaras,Ioannou Anagnostou,“Diigisis peri tis telefteas aloseos tis Thessalonikis” ve “Monodia epi ti alosi tis Tessalonikis”,I.Tsaras Yayınları,Bibliothiki tis Byzantinis Thessalonikis 1,Thessaloniki 1958,ayrıca Melek Delilbaşı,Johannis Anagnostis,“Selanik’in Son Zaptı Hakkında bir Tarih”,TTK Yayınları,Ankara,1989(bundan böyle:I.Anagnostis) ¶18-19.
[2] I.Anagnostis ¶19,ayrıca I.Tsaras,To Sinodiko tis Thessalonikis kai o diadoxos tou arxiepiskopou Grigoriou”, «Makedonika»,12,1972,s.264-269.
[3] Mark Mazower, “Selanik:Hayaletler Şehri.Hrıstiyanlar,Müslümanlar ve Yahudiler(1430-1950)”,Çeviren:Gül Çağalı Güven,Yapı Kredi Yayınları.1.baskı,İstanbul,Nisan 2007,(bundan böyle Mark Mazower),s.50.
[4] I.Anagnostis,20.
[5] Sonradan Kireçköy.
[6] Mark Mazower,s.54.
[7] Henüz ciddi olarak araştırılmamış bir konu olsa da tüm Balkanlar’ın olduğu gibi Selânik’in imar ve iskânında da Evrenos ailesinin önemli rol oynadığı anlaşılmaktadır.Fethi takip eden yıllarda Selanik ve çevresinde bulunan geniş arazilerin Balkanların fethine önemli katkılarda bulunan bu aileye ait vakfa verildiğini tespit ediyoruz.Ayrıca,şehir içinde İki Şerefeli Camiinin(Taksiarhon kilisesi) Gazi Evrenos Bey’in torunu Gazi Hüseyin Bey tarafından camiye tahvil edildiğini vakıf defterlerinin kayıtları sayesinde bilmekteyiz.Evrenos ailesinin Selanikteki 9 adet diğer vakfı için bak:Heath Lowry:”Evrenos ailesi ve Selanik şehri:Hamza Beğ Camii niçin ve kim tarafından yapıldı?”,Bahçeşehir Üniversitesi Yayınları,İstanbul 2010,Çeviri:Kıvanç Tanrıyar.
[8] Ioannis Anagnostis,¶21.
[9] Bive:Dul,kocasız kadın.
[10] Heath Lowry,Portrait of a City:The Population and Topography of Ottoman Selanik(Thessaloniki) in the Year 1478.
[11] Ap.Vacalopoulos,“Istoria tis Thessalonikis(M.Ö.316-1983),s.211.
[12] Vikipedi:“Selaniko Sinagogu”
[13] 1519 yılında Selanik’in nüfusu 29.220 idi.Yahudi cemaatinin nüfusu 3.143 hâne ile  15.715 nefer olarak hesaplanıyor.Bu da toplam şehir nüfusunun 53,8%’lik bir oranına denk geliyordu.V.Dimitriadis, “Topographia”,s.460.
[14] Kehal:Yahudi cemaatlerine verilen isim.
[15] Yechivot:Talmud okutulan okul.
[16] Rav Ha Collel için bak,Gilles Veinstein,Thessaloniki,1850-1918”,s.50-51 ve Rena Molho,”Oi Ebraioi tis Thessalonikis(1856-1919),Mia idiaiteri koinotita”,s.58.
[17] V.Dimitriadis,Selanikte Osmanlı hakimiyeti sonuna kadar varlığını koruyacak şekilde kurulan mahallelerin oluşmasını 1620 yangınını takip eden yıkıma bağlamaktadır.Bu felaketten sonra tamamen kül olan şehir yeniden yapılanmıştır.Bu yapılanmanın en temel özelliği yazara göre şehir içinde yaşayan farklı unsurların kendi alanlarını oluşturmalaridir.Bu suretle şehirde toplulukların karışık yaşadıkları düzen son bulmuştur.V.Dimitriadis,”Topographia”,s.16-17.
[18] V.Dimitriadis,”Topographia”,s.16-17.
[19] Yunancada:Ova.
[20] V.Dimitriadis,Topografia tis Thessalonikis,s.17.
[21] 167 numaralı Muhasebe-i Vilayet-i Rum-İli Defterinde(937/1530) defterinde bu sayı 11 olarak geçmektedir.
[22] V.Dimitriadis,Topografia tis Thessalonikis,s.17.


Şehir ve tarih
Osmanlı İmparatorluğu tarih yazımının bugüne kadar üzerinde yeterli derecede durulmayan hususlarından bir tanesi imparatorluk idaresi altındaki şehirlerin bu dönemi kapsayan siyasi,ekonomik,sosyal,kültürel,mimari gelişimini ve zaman içindeki topografik değişimini detaylı bir biçimde ele alan araştırmalara duyulan gereksinimdir.Sınırları üç kıtada,günümüz dünyasının onlarca ülkesini içine alan bir coğrafya’ya yayılan Devlet-i Aliyye'nin fethettiği her yeni idari birimde tesis ettiği yönetsel yapı,iktisadi hayatın örgütlenmesi,şehirleri nüfuslandırma ve işleyişini sağlama politikaları,inşa ettiği eserler gibi Osmanlı Devleti'nin bu bölgelerdeki hakimiyetinin emareleri ve asırlar boyunca şehir bünyesinde meydana gelen her türlü değişiklik ve gelişme çok miktarda arşiv,belge ve kaynakça kayıt altına alınmış olup,bilimsel kriterlerle tetkik edilmeyi beklemektedir.Bu alanda yapılan akademik çalışmaların ve neşredilen eserlerin sayısı az olmakla beraber,kullanılan arşiv bilgileri ve dokümanlar,Osmanlı dönemindeki Anadolu,Arap ve Rumeli şehirlerinde devlet otoritesinin kurulması,şehirlerin islamlaştırılma süreci,günlük yaşam gibi konulara dair tarihi bilinmezleri gün ışığına çıkaran bazı önemli yerli ve yabancı araştırmacının çalışmalarında kullandığı yegane dayanağı teşkil etmiştirler.Osmanlı İmparatorluğunun asırlarca hükmettiği ve çeşitli zaman dilimlerinde olmak üzere hegemonyası altından çıkan bölgelerin ödeyeceği verginin hesaplanması,tımar sisteminin uygulanabilemesi,tarım mahsülünün kayıt altına alınması,vs. gibi amaçlarla periyodik olarak düzenlediği tahrir defterleri,şeriye sicilleri,vakıf defterleri,son döneme ait tapu ve kadastro,temettüat defterleri ve salnameler gibi tarih araştırmaları için büyük önem arz eden ilk elden kaynakların bir kısmı,Osmanlının ardından kurulan veya topraklarını genişleten ülkelerin milli kütüphane ve arşivlerine devridilip burada korunduğu gibi büyük bir bölümü de bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde tahribata uğrayıp yok olmuştur.Arşivlerin tozlu raflarında yıllarca tasnif edilmeyi bekleyen Osmanlı kayıt ve belgelerinin bir bölümü bazı ülkelerce yayımlanmış,çoğunlukla yabancı araştırmacılardan oluşan tarihçiler tarafından Osmanlı şehir tarihi üzerinde kayda değer çalışmaların basılmasına vesile olmuştur.Mevcut kaynaklara,cihanşümul bir imparatorluğun başkenti ve merkezi yönetimin kalbi durumundaki İstanbul’da,Başbakanlık Osmanlı Arşivi ve diğer devlet arşivlerinde muhafaza edilen belge ve dokümanı da eklemek gerekir.Ayrıca,Osmanlı devlet kurumlarının resmi yazışmaları ve kayıt defterleri dışında,osmanlı şehirleri tarihinin aydınlatılabilmesi ve etraflı bir biçimde kaynakların incelenmesi,asırlar içinde şehre yolu düşmüş birtakım seyyahların seyahatnamelerinin,yabancı devlet elçilerinin notlarının ve ülkeleri ile yürüttükleri resmi korespondansının, ticaret raporlarının ve bilhassa bu şehirlerde yaşayan cemaat ve toplulukların arşivlerinde kayıtlı bilgi ve belgelerin incelenmesi ve karşılaştırılmasını kaçınılmaz kılmaktadır.Son olarak,Osmanlı şehir tarihi üzerine yazılacak olan her çalışmada mutlak suretle faydalanılması ve üzerinde durulması gereken kaynakların başında Osmanlı İmparatorluğu tarihini bizlere aktaran Osmanlı devri tarihçileri ve Bizans kaynakları gelmektedir.Şehirle ilgili tarihi bir olayın gerek kronolojisi gerekse doğruluğunu tespit edebilme ve her alanda Doğu Roma İmparatorluğu’na ait bir ananeyi devralan “üçüncü Roma” Osmanlıların kendi devlet yapılarını kurarken yaşanan geçiş sürecinin şehirlere nasıl yansıdığını anlama bakımından değişik döneme ve yazarlara ait kaynak bilgilerinin mukayese edilmesi son derece önemlidir. 
20.yüzyılda,belirtilen kaynakların incelenmesi sonucunda imparatorluğun ve Osmanlı şehrinin günlük yaşamı,dini hayatı,ekonomisi,esnaflık düzeni,cemaatlerin rolü ve daha birçok bilinmeyen yönü gün yüzüne çıkarıldı.Bu araştırmalar Osmanlı tarih yazımı üzerinde yeni tartışmaları,değişik bakış açılarını ve bazı doktrinlerin yeniden gözden geçirilme ihtiyacını da beraberinde getirdi.Osmanlı şehir hayatının merkezine odaklanmak ve bunun ‘portresini’ çizmek Osmanlılara karşı «klasik» olarak adlandırabileceğimiz bakış açısını kökünden etkiledi ve etkilemeye de devam ediyor.İmparatorluk tarihinin,savaş,kimi zaman zafer kimi zaman da yıkımlarla dolu siyasi ve diplomatik vakalardan ibaret olmadığı,onun yanında eş derecede önemli bir sosyal,iktisadi ve kültürel yaşamının da sürmekte olduğunun geç de olsa nihayet farkına varıldı.Bu ne kadar derin idrak edildi?Bu hedefin tamamlanması adına ne kadar yol katedildi?Şüphesiz ki,çok ciddi çalışmalar kaleme alındı.Yalnız şu bilinmelidir ki,şehir araştırmalarının Osmanlı tarihindeki yerini ve önemini belki de sonu olmayan büyük bir yapboz’u tamamlamak olarak düşünürsek henüz bu işin başında sayılırız.Osmanlı Devletinin siyasi tarihi,savaş,barış,yabancılarla ilişkiler,merkez bürokrasisi olguları ile paralel olarak süregelen ve şehir bünyesinde cereyan eden çevresel ve tarih kaynaklarının detaylarında gizli günlük olayların ilk bahsedilen olgularla aynı denkleme oturtulması ve sonuç olarak tarihin gerçekçi ve bütünü kucaklayıcı bir biçimde yazılabilmesi uzun araştırmalar ve tetkikler gerektiren bir süreçtir.Gerçek olan şudur ki,henüz seviye bakımından istenilen noktaya gelememiş olan türk şehir tarihçiliği araştırmaları günümüze dek kısmi olarak Osmanlı İmparatorluğu dönemindeki Anadolu şehirleri ve İstanbul,Bursa,Edirne gibi anakentlerin tarihini ve gelişimini ele almış,türk tarih araştırmaları ve türkçe dilde tarih araştırmaları basımı Osmanlı İmparatorluğunun asırlar boyunca hükmettiği Arap ve Rumeli şehirlerinin tarihini etüd etmeye ve bu bölgelerle ilgili Osmanlı arşiv bilgilerini,yukarıda belirttiğimiz ek kaynakları bir araya getirerek kapsamlı bir şehir tarihçiliği envanterini oluşturmaya vasıl olamamıştır.Bunun önem ve ehemmiyeti nedir?Bu,bugün dahi kavranabilmiş değildir.Osmanlı imparatorluğunun bugün Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışında kalan ülkelerde kurduğu hakimiyet ve şehirlerin bugününün osmanlı dönemi ile bağlantıları türk araştırmacıların ve tarihçilerin ilgi alanının dışında kalmış,daha ziyade yabancı tarihçiler tarafından neşredilen çalışmaların konusu olmuştur.Buna ek olarak,kapsamlı bir tercüme girişiminin eksikliği ise şehirlerin Osmanlı dönemi tarihi ile alakalı basılan birçok eserin türk okuyucu ve araştırmacı için ulaşılmaz bir kaynak olmasına sebep olmuştur.Bu eksiklik ve şehirlerin tarihinin Osmanlı araştırmaları müfredatının ve bibliografyasının dışında kalması genel anlamda imparatorluğun toplum yapısını ve güncel yaşamıını daha iyi anlama hedefi bakımından büyük bir engel ve kayıptır.Günümüzde Osmanlı Devleti’nin Hicaz,Kuzey Afrika,Ortadoğu ve Balkanlar gibi geniş havzalarda bıraktığı kültürel miras,restorasyon ve bakım bekleyen birçoğu işlevini yitirmiş sayısız eserin yanında birleştirici,aynılaştırcı bir “Osmanlılık” üst kimliği olarak kendisini ortaya koymaktadır.Bu faktör,asırların egemenliğinin bu çevrelere yıkık harabelerin yanında elle tutulmayan fikri bir gücü,temeli adalete dayanan bir güven birlikteliğini kalıcı bir biçimde aşıladığını göstermektedir.Bunu bugün dahi tespit etmek mümkündür.Çünkü asırlar içinde nasıl kriztalize olduğu bilindiğinde bunun canlı bir organizma,toplum ve topluluklar içinde bugün dahi yaşayan ve kendini yaşatan bir değer olduğunu görmek mümkündür.Türkçe’nin ortak bir dil olarak Balkanların birçok ülkesinde kullanılmasından tutun da,osmanlı dönemi idari yapısını aynen muhafaza eden mahali örgütlenmelerin göze çarpması ve milli mutfaklara kadar girmiş olan kültürel bir etkiden söz ediyoruz.Türk tarih araştırmaları,belirtilen bölgelerdeki şehirlerin genel tarihinin büyük bir kısmını oluşturan Osmanlı İmparatorluğu dönemine ait tarihi olayları,şehrin fizyognomisini,topografisini ve burayı farklı kılan özelliklerini araştırıp tespit etmek,bu bulguların ışığında Osmanlı tarihini yeniden gözden geçirmek durumundadır.Tarihimizin derinliklerine inip,bilimsel yollarla ulaşılacak bulgular ve elde edilecek neticeler toplumsal farklılıkların aşılmasına katkıda bulunduğu gibi,Osmanlı ile ilgili önyargıları, 20.yüzyıl Balkan şovenizminin eğitime dayattığı eksik ve taraflı tarih yazımı örneğinde olduğu gibi sıfırlayıcı,iyi ve kötü yanları ile yedi asırlık bir medeniyeti yok sayma çabasındaki bir yaklaşıma karşı ispata ve belgeye dayanan bir cevap uslûbunu geliştirmemizi,sorgulayıcı bir öğretiyi model almamızı sağlayacaktır.   


Kanuni Sultan Süleyman'ın tuğrası(16.yüzyıl)


Rum-ili ve Osmanlılar
Anadolu’nun fethi henüz tamamlanmış değil iken Balkanlarda artık zayıflamış olan Bizans idaresinin yerini alan Osmanlılar şehir imar faaliyetlerinin,kamu hayatının organize edilmesi ve devlet idare ve iradesinin yeni fethedilen bölgelerde yerleşmesinin ilk örneklerini Rumeli topraklarında sergilediler.Bu bakımdan Balkanlar,bir anlamda,ilerleyen yüzyıllarda önümüze çıkan Osmanlı şehir yapısının,her alanda kalıplaşması ve etkin unsurlarının belirginleşmesi açısından bir pilot-bölge halini almıştır.Fakat unutulmamalıdır ki,yukarıda değindiğimiz gibi sınırları gitgide genişleyen,sürekli fetihlerle bünyesine değişik din,dil,ırk ve karakteristiklere sahip milletleri ve grupları katan bir cihan devletinde tesis edilen idari ve sosyal yapının,hatta ve hatta ekonomi ve üretimle alakalı bazı dengelerin belirli bölgesel hassasiyetleri dikkate almadan yapılandırılması mümkün değildir.Osmanlı şehri,ki Balkanlarda,Anadolu ve içleri,Mısır,Kırım ve dahi Hicaz coğrafyasında hiçbir zaman olmadığı kadar çeşitli bir etnisite’den oluşmaktadır,devlete karşı yükümlülüklerini yerine getirme şartı ile buyruğu altındaki milletler silsilesini temelde önce dini özgürlük,sonra da cemaatsal özellik ve vasıflarına dayanacak şekilde imparatorluk ve şehir bünyesinde yararına kullanmıştır.Bunun bir takım örnekleri vardır:İşte 1492’de İspanya’dan kovulup Osmanlı’ya sığınan Sefarad Yahudileri.Endülüs Emevi devletinin müslüman arap nüfusu ile yüzyıllar boyunca birlikte yaşayan İspanya yahudilerinin ürettiği ve hrıstiyan devletlerle ticaretini yürüttüğü ipekli kumaşlar ve dokumacılık sanatı,II.Bayezid’in çağrısı üzerine imparatorluğun çeşitli bölgelerinin yanında en büyük bölümü Selanik’e yerleşen yahudilerin,artık Balkan hinterlandından temin ettikleri hammadde vasıtasıyla üretmeye devam ettiği bir ürün oldu.Bu sektör,yahudi cemaati adına büyüyen bir ticari zenginliği ve gelişimi beraberinde getirdiği gibi,Osmanlı devletinin de yararına idi.Zira,yeniçerilerin giydiği üniforma ve askeri kıyafetler her sene için Selanik yahudileri tarafından üretilir ve Bab-ı Ali’ye teslim edilmek üzere İstanbul’a gönderilirdi.Bu,yahudilere has bir özellikti.Hangi topluluk hangi işçilik vasıflarına sahip ise,hangi zanaatte kendini ispat etmişse şehir içerisinde o gibi bir endüstriyel veya küçük ölçekli üretim öbeğini oluşturur,kendi geçimini sağlar, imparatorluğun genel iktisadi gelişiminde pay sahibi olur ve aynu zamanda da devlete karşı vergiden sorumlu olan,mensup olduğu cemaatin menfaati için çalışırdı.
Balkan fütühatı,Osmanlıların Marmara kıyılarına vardıkları anda henüz yeni farkına varmaya başladıkları bir gerçeği de kesin bir şekilde idrak etmelerini sağlayan bir dönüm noktası oldu.O da batı’ya doğru genişlemekle birlikte,savaşlardan bitkin düşmüş,devlet hazinesi boşalmış ve varlığını sürdürebilmek için tabir-i caizse düşmanı ile ittifak tek çözüm olarak önünde duran bir Bizans İmparatorluğunun varisi olarak tarih sahnesinde yerlerini aldıklarıdır.Evet,beylik toprakları tahmin edilmeyecek kadar genişlemiş,Bursa ve sonrasında Edirne gibi iki önemli şehir fethedilmişti.Fakat Osmanlı,esas olarak ne zaman ki 150 sene gibi kısa bir zaman zarfında Balkan egemenliğini kurmuş,Rumeli’de hakim güç olmuştur,işte o vakit Anadolu’da Selçukluların Bizanslılara karşı öncü ve koruyucu bir ucbeyliği olma özelliğini tamamen üzerinden sıyırıp atmış,beylik sınırlarını fazlasıyla aşan,askeri ve diplomatik bakımdan kendi ayakları üzerinde durmaya muktedir bir devlet olduğunu kanıtlamıştır.Tabiki bu genişleme,bilinçsiz bir ilerleme olmak bir yana dursun,gaza ve islamı yayma kültürünün bir getirisi,hatta doğuda son anlarını yaşayan Selçuklular ile Söğüt,Söğüt ile Bitinya arasında sıkışıp kalmış bir beyliğin yeni otlaklar ve artan nüfus için iskan bölgeleri arayışının getirdiği bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır.Rumeli bu anlamda tarıma elverişli,verimli ve yerleşmeye müsait topraklara sahiptir.Yukarıda değindiğimiz gibi Osmanlılar burada tartışmasız bir biçimde,tüm askeri,diplomatik,psikolojik olanakları kullanarak,sınırları İstanbul,Selanik ve çevresi ve Mora’da bazı topraklara kadar gerilemiş olan bir devlet idaresini ve kendi dinlerine mensup olmayan bir topluluğu kendilerine tabi kıldılar.Öyle ki,tüm 14.asır Bizans tarihine baktığımızda,yaklaşan Osmanlı tehtidini ortadan kaldırmak amacıyla Osmanlı-Venedik-Vatikan ekseninde akıllı denge politikaları yürütmeye çalışan imparatorların yanında birçok hanedan mensubunun Bizans tacını ele geçirmek üzere çeşitli saray komploları düzenlediğini ve isyanlar örgütlediğini görürüz.Sayıca hiç de az olmayan bu entrikalar ortaya koymaktadır ki,Balkanlarda ilerleyen Osmanlıların karşısında taht kavgaları yüzünden gücünü değişik yerlere dağıtan ve tek merkezde gerçek düşmana karşı toplayamayan,iç dinamik ve kurumları yozlaşmış,askerini yitirmiş ve eğitimli savaş gücüne sahip türkleri taht emelleri için müttefik edinmekten çekinmeyen bir rakip bulunmaktadır.Tarihi bir gerçektir ki,Osmanlıların Orhan Bey’in oğlu Gazi Süleyman komutasında Rumeli’ye geçişi ve ilk asker sevkiyatı Ioannis IV. Kantakuzenos’un,taht iddiasındaki Ioannis V. Paleologos’a karşı verdiği savaşta kendisine destek olma amacını gütmektedir.Fakat bu tüm sonuçları ele alındığında aynı zamanda Bizansın iç savaşıdır.Osmanlıların yardımı ile Sırpların yenilmesi ve Edirne’nin geri alınması,Ioannis IV. Kantakuzenos’un İstanbul’da imparator ilan edilmesi ve bu kavgadan galip çıkması,destek karşılığında Geliboludaki Çimpe Kalesini verdiği Osmanlının buradan ayrılmayı reddetmesine ve Balkanların nihai fethi ile sonuçlanacak bir fetih hareketinin üssü olarak kullanmasına engel olamayacaktır.Çünkü Bizans bu yaptırımı kendi başına uygulayabilecek güce artık sahip değildir.Bu nedenle kaybettiği Anadolu topraklarını geri almak bir yana dursun,ihtişamlı imparatorluktan geri kalan bölgeleri korumak amacıyla yüzünü Batı’ya dönmeye,hrıstiyan ittifakını,1054 shizmasının ve 1204 dördüncü Haçlı seferinin yıkıcı etkilerine rağmen bertaraf ederek pekiştirmeye çalışacak,Osmanlılara karşı yeni Haçlı seferleri düzenlemesi için batı hrıstiyan devletlerini ve Vatikanı ikna edecektir.Bu gelişmeler 1389’da Kosova Meydan Muharebesi ve 1444 Varna Savaşını kazanan Osmanlıların Balkanlardaki hakimiyetinin batı devletleri ve Bizans tarafından tartışılmaz bir gerçek olarak algılanmasının ve kalıcı bir biçimde yerleşmesinin önünü açacaktır.      


Osmanlı Rumelisi(1801)

Selanik
Balkanlardaki Osmanlı egemenliği hızla yayılırken bugünkü Yunanistan’ın kuzeyi ilk fethedilen bölgelerden oldu. Roma dönemine ait Via Egnatia üzerinde bulunan şehir ve kaleler tek tek alınırken İpsala’dan başlayarak Gümülcine,Serez,Karaferiye ve nihayet Üsküp’e varan Solkol yolunun(cenab-ı yeşar) en önemli durağı ve merkezi Selanik şehri idi.Helenistik dönemde Makedonya kralı II.Filip’in kumandanı ve damadı Kassandros tarafından kurulan ve eşi ve büyük İskender’in kız kardeşi olan Thessaloniki’nin ismini alan şehir,Roma ve daha sonra Bizans idaresine geçti.Kuzeyinde verimli ovalara sahip Balkan hinterlandı,güneyinde Akdeniz ticaretinin kapısı Ege Denizi,doğuda İstanbul’a yakınlığı ve Batı’da Mora’ya ve Adriyatik limanlarına uzanan yolları ile Selanik önemini yüzyıllar içinde her daima korudu.Hicri 833/4(1430)-1330/31(1912) yılları arasında,tam 482 yıl boyunca Osmanlı İmparatorluğunun Avrupadaki topraklarının başkenti oldu.Osmanlıların,strateijk konumunun ve limanın daha en başlarda farkına varması,Roma’da tetrarşi döneminde sezar Galerius’un idaresindeki eyaletin başkenti olan,Bizans idaresi altında ihtişamlı günler yaşayan ve dini merkez olarak ön plana çıkan şehri İstanbul,Bursa ve Edirne ile birlikte imparatorluğun en önemli ticaret,askeri sevkiyat ve üretim merkezi yaptı.En önemli özelliği Türklerin yönetimi altında,Helen bir geçmişe sahip fakat Yahudilerin çoğunlukta olduğu bir şehir yapılanmasının örneğini teşkil etmesidir.Müslüman türk,Ortodoks Hrıstiyan Rum ve Yahudilik gibi din-milliyet karışımlarının ortak yaşam alanını oluşturan şehir tipi olarak Selanik Osmanlıda ilk olarak rastladığmız bir örnek değildir.Osmanlı şehirlerinin çoğunun nüfus yapısı bu din ve etnisite farklılıklarının sentezinden oluşmaktadır.Fakat Selanik’i diğer şehirlerden farklı kılan ve ayrı bir mevkiye taşıyan durum bizlerce bilinmeyen ve gizli kalmış ‘Osmanlı günleri’nin Osmanlı İmparatorluğu tarih panoramasına kattıklarıdır.Ve bilinmelidir ki,günlük yaşamda cereyan eden olaylardan başlayarak siyasi ve askeri olaylar da dahil olmak üzere Selanik,imparatorluğun tarih içindeki akışını takip etmiş,aynı anda da kendi yolunu çizmiş,ilklerin ve tarihi değişimlerin odağı olmuştur.Selanik için,Cumhuriyet Türkiyesinin “laboratuarı” tabiri kullanılır.Benzetme ne kadar doğrudur.Bu tartışılır.Söyleyebildiğimiz şudur ki,uzun yıllar görünüş ve içerik bakımından diğer doğu şehirlerinden pek farkı bulunmayan şehir 19.asır ortalarından itibaren değişen ve batılılaşan bir toplumun ve bir devletin modernleşme reformlarını başarı ile hayata geçirdiği model şehirlerden birisi olmuştur.Bu çabanın geçmiş ile doğurduğu kültürel çatışmalar,Selanik şehir tarihinin bizlere sunduğu paradigmalar açısından eşi bulunmazdır.Asıl zor olan,görünüşü değil,fikir ve düşünceyi yenilemek,yüzyıllar süren köklü bir dogmayı ve alışkanlıkları çağın gereklerine uydurmayı başarmaktır.19.asır sonu ve 20.asır başı Selaniki tarihin bu sınavında ne kadar başarılı olunup olunmadığını tespit edebilmek açısından oldukça çekici bir araştırma konusudur.Modern çağı,değişen dünyayı yakalaması gerektiğini zamanında idrak eden,kendi içinde ise çağdaşlaşmayı varlığını sürdürebilmenin tek yolu olarak gören bir imparatorluğun eserini şehir içinde simgeleştiren ve günümüz şehrine miras bırakan bir süreçten bahsediyoruz.Şehir,kendisini zaman içinde soluyan ve hareket eden canlı bir varlık olarak anlatmakta,kendi tarihine ışık tutmaktadır.Tarih’in akışı dünyanın en büyük “açık hava” müzesinde kendini sergilemektedir.
Kısaca,Osmanlı dönemi Selaniğine değinmek gerekirse.Makedonya’da henüz 14.asrın ortalarından itibaren dönemin kaynaklarınca teyit edilen Türk varlığı Anadolu’dan Yörüklerin bölgeye yerleştirilmesi ile doğrudan alakalıdır.Şehrin kuzeyinde Gazi Evrenos Bey’in kurduğu Yenice-i Vardar Anadolu’da Konya havzası’nın olduğu gibi Balkanların her köşesini nüfuslandıran bir insan deposu görevini görüyordu.Nitekim Selanikin 1430’dan önceki fetihlerinde kale içine türk nüfusunun yaşadığını ve son fetih gerçekleşmeden önce şehirde türk nüfusunun bulunduğu bugün bilmekteyiz.Türk nüfusu ilerleyen asırlarda yeni sürgün ve göçlerle artış gösterdi ve şehirde türk varlığı kuvvetlendi.Osmanlı devlet yapısı,adalet sistemi ve ekonomik hareketlilik kendini her alanda göstermeye başladı.Balkanlarda yeni fetihlerin,isyan hareketlerinin ve Akdeniz’de deniz seyrüseferinin vazgeçilmez referans noktası Selanik şehri oldu.Türk yerleşimi kendi cami,mahalle ve loncalarını kurdu ve diğer Osmanlı şehirlerinin yapılanma prosedürünü izledi.19.asrın Osmanlı düzenini kökünden değiştiren Tanzimat’a kadar diğer Osmanlı şehirlerinden temelde pek de farklı olmayan,yine de kendine has özellikleri bulunan bir dizgede, pitoreskin hakim olduğu tipik bir şark kenti olarak gelişti.19.yüzyılda meydana gelen köklü değişiklikler ve batı normlarında şehirlerin inşa edilme çabası Selanik şehrini temel bir dönüşüme uğrattı.Şehre vali olarak atanan kıdemli paşalar ve osmanlı bürokratları iç dinamiklerini hayata geçiren,dine dayalı cemaat yapısından sıyrılan toplulukların da sayesinde bir reform ve batılılaşma safhası başlattı.Artık geçmişini inkar etmeyen,fakat eskisi ile hiç de aynı olmayan bir ‘Osmanlı’ tebaası ve şehri yaratılmıştı.Selanikle birlikte Balkanlar da değişti.Osmanlı toplumu Sanayi Devriminin yeni dünyaya sunduğu yaşam biçimini benimseme uğraşına girdi.Balkan bozgunu asırların hakimiyetine son verdiği gibi,Selanik türklerini asırlarca yaşadıkları vatanlarından koparacak olan 1923 Mübadelesine kadar süren acı ve göçlerle dolu bir dönemin başlangıcı oldu.
Türklerin yanı sıra,Selanik,asırlar içinde Avrupa ve Akdeniz’in çeşitli yerlerinden şehre göç eden yahudilerin Osmanlı hakimiyeti altında benzeri bulunmayan bir cemaat tipini sergilediği bir şehir oldu.15.yüzyıl sonunda şehre göç etmeye başlayan Yahudiler,16.asrın başlarından itibaren nüfusun çoğunluğunu oluşturdu ve yahudi topluluğu ekonomik ve kültürel atılımları ile şehir tarihine damgasını vurdu.Selanik, “Mother of Israel”(İsrail’in Anası) adını aldı.Osmanlı yahudiliğinin en ünlü dini eğitim merkezi,talmud’un yaygın bir biçimde Avrupa ve Ortadoğu’ya ün salmış hahamlarca öğretildiği şehirde ticaret yahudilerin varlığı ile değer kazandı ve büyüdü.Sabetay Sevi olayının ve ekonomik çöküşün etkilerinden çabuk kurtulan yahudi cemaati,19.asır başlarına gelindiğinde Osmanlı modernleşme sürecine kendini hazır buldu.Cemaat içinde yetişen tahsilli ve batı ile sıkı ilişkiler içindeki topluluk üyerlerinin bunda rolü büyüktü.Eğitim’de reforma giden ve hahamların katı idare şekline son veren aydın cemaat üyeleri,sanayi,atölyecilik,bilim gibi alanlarda öncü rol üstlendiler.1912’de şehir yunan egemenliğine geçtiğinde Yahudiler Selanik ve çevresinin özerk bir ekonomik bölge olmasını talep edecek kadar Selaniki kendilerinin olarak benimsemişlerdi. II.Dünya Savaşı patlak verdiğinde binlerce Selanik Yahudisi de Avrupadaki dindaşlarının kaderini izledi ve toplama kamplarına götürülerek infaz edildi.Böylece,yüzyıllarca yahudiliğin en önemli merkezlerinden biri olmuş olan şehirde,çalışmalarımızda da değineceğimiz biçimde yahudi varlığı son bulmuş oldu.
Tabiki,Bizans İmparatorluğunun kalıntılarının üzerine kurulan bir islam şehri olarak Selanik,ortodoks-helen geçmişini İstanbul Patrikhanesine bağlı bir ortodoks metropolit’in önderliğindeki rum cemaati bünyesinde asırlarca muhafaza etti.Fetih’ten kırk sene sonrasına kadar şehirde etkin nüfus olan rumların sayısı inişli-çıkışlı bir grafik çizse de düzenli olarak var olan ve cemaat hayatını Osmanlı yönetimi altında organize eden bir rum cemaati mevcuttu.Bizans dönemindeki idare yapısını kendi içinde sürdüren rumlar,zamanla şehirde yaşayan yahudilerle ticari bir rekabete girişti.18.asırda Ege adaları ve Akdeniz’de üstün denizcilik kabiliyetlerini ve Rusya’nın koruması altında ticaret yapan rumlar için Selanik uğrak bir liman olduğu gibi aynı zamanda,Balkanların zengin tarım üretiminin güneye ulaştırılması için bir depolama merkezi oldu.1821 Mora  ayaklanmasının Makedonya’da aynı başarıyı ve şiddeti gösterememesine rağmen Selanik rum topluluğu bu başkaldırının bedelini en ağır ödeyen gruplaradn birini teşkil etti.Tanzimat reformları eşit ve hoşgörülü bir statü altında rumları da Osmanlı tebaası ile birleştirmeyi vaad ediyordu.Bunda bir ölçüde muvaffak olunsa da Balkanlarda etnik gruplaşmalar,20.asır başında Makedonya’da büyük devletlerin desteğini de arkasına alarak isyan eden etnik grupların,dağılan Avrupa Osmanlısından payına düşeni alma arzusunu ortaya koydu.Nitekim,II. Balkan Harbi 1912 yılının Ekim ayında Selanikin Yunanlıları teslim edilmesi ile başlamış oldu.
Şehir,bu üç ana grubun yanında sürekli olarak,bahsedeceğimiz ve analiz edeceğimiz bir milletler amalgamına sürekli olarak ev sahipliği yaptı.Fakat şu kesindi:Selanikte,bir yazarın da belirttiği gibi “örf ve ananeyi modernleşmeden ayıracak bir Altın Boynuz” yoktu.“Burada İç Kale’den limana uzanan bölgede bir safhadan(medeniyetten) diğerine geçiş kademeli”’ idi.Bu husus,19.asır ortalarına kadar kale duvarlarının içindeki alana kısıtlı olan yerleşimde bulunan ve çeşitli unsurlardan oluşan nüfusun birbiriyle etkileşimlerinde imparatorluğun diğer bölgelerine kıyasla daha çok kültürlü ve incelenmeye değer bir yaklaşımı gizlediğini ortaya koymaktadır.Şehir tarihi siyasi,sosyal ve iktisadi tarihinin yanında,bu renklilik hesaba katılarak kaleme alındığında Osmanlı coğrafyasının ve tarihinin en ilginç bir o kadar da öğretici yanlarından birini oluşturmaktadır.


17.yüzyılda Selanik limanı

Bugün,Osmanlı şehir tarihçiliği envanterine katkıda bulunması,Osmanlı tarihini bir şehir üzerinden yansıtmanın ve yazılı tarihin doğrularını teyit etme,yanlışlarını düzeltme adına Selanik çapında bir dünya şehrinin Osmanlı İmparatorluğu dönemi tarihini bu site aracılığıyla gün yüzüne çıkarmayı amaç edineceğiz.Zaman içinde yapacağımız bu yolculukta tek kaynağımız ve dayanağımız şehre dair bugüne kadar yayımlanmış olan yunanca,türkçe ve diğer yabancı dillerde çalışmalar,basılmış kitaplar,gazete sütünları,makaleler,monografiler,görsel materyal ve süphesiz ki yukarımda bahsini ettiğimiz birinci elden kaynak bilgileri,ilgili dokümanlar ve belgeler olacaktır.Makale tarzında yayımlanacak olan başlıklı konuların seçimi belirli bir kronolojik sıraya tabi olmayıp,içerik bakımından da farklı temaların işleneceğini bilginize sunarız.Çalışmalarımızın Osmanlı Tarih Araştırmalarına katkı sağlamasını ve yapacağımız bu denemenin Selanik ve sırasıyla diğer Yunanistan sınırları içindeki şehirlerin Osmanlı dönemi şehir tarihi ile ilgili daha geniş çaplı araştıma ve derlemelerin ifasını teşvikleyici olmasını temenni ederiz.