O sabah güneş tüm ışınlarını odamın göbeğine gönderiyordu.Öylesine ışıltılı bir günde gözümü açmamak için direnmemin bir anlamı yoktu.Almanya gibi bir ülkede hele yılın bu zamanlarında böyle güzel bir havayı yakalamak için bol keseden şansa sahip olmak gerekiyordu.Ben ise o şans ile bu ülkeye ayak bastığımın farkındaydım.Geldiğimden bu yana bu kış ülkesinin tipik özelliği olan yağmurlu ve soğuk hava henüz ortalarda görünmüyordu.Tatilde olmama rağmen erken uyanmanın verdiği şehvetle,her sabah alışkanlık haline getirdiğim pencere önünden ufuktaki yeşil ormanı seyretme seansını tekrarladım.Büyük bir zevkti bu.İnsanın kendini doğal ortamlarda hürriyet ve mutluluğa daha yakın hissettiği benim için tartışma götürmeyen bir gerçek olmuştur hep.Yaşlı teyzemin ballandıra ballandıra anlattığı anılarında, Herzogenaurach’ın hemen dışında yer alan bu doğal yaşam alanı ormanlıklardan bahar aylarında baş gösteren tavşanlar,geyikler ve ceylanlar vardı.Dediğine göre etraftaki tarla ve yoncalıklarda otlayıp dolaşan bu sevimli yaratıkları neredeyse kasaba içine yakın bir mesafeden görmek mümkünmüş.Şirin bir görüntü olsa gerek.Doğal bir hayvanat bahçesi.O gün de teyzemin hazırladığı nefis kahvaltılıkları tatmadan yola çıkmadım. Sağolsun.Samimi ve içten bir dost olan yol arkadaşımla arabamıza bindiğimizde bugünkü istikametimizin daha önceden hayalimde canlandırdığım görüntüye ne kadar yakın olup olmayacağını düşünüyordum.Herzogenaurach’ı arkamızda bırakırken bir yandan teknolojinin imkanlarından yararlanarak yolumuzu bulmaya diğer yandan da Bavyera taşra yolunun üzerinde kalbinden geçtiğimiz onlarca köy ve yerleşime göz gezdiriyordum.Otoban üzerinde yer alan köyler oldukça bakımlı ve gelişmiş yerleşimlerdi.Sık aralıklarla kurulmuş köy ve kasabaları teker teker sayarken şehirlerin arka planına inmenin,kırsal kesimin de nabzını yakalamanın önemini anladığımdan kendimi şanslı sayıyordum.Samanlık olarak kullanılan büyük anbarlar,domuz kokan ahırlar,zirai araçlar ve düzenli,bahçeli evler.Köy yollarında fazla insan görünmüyordu.Çalışan çiftçilere de rastlamadım.Kimbilir,belki de iş mevsimi değildi.Bir ara tadilat dolayısıyla bir bölümü kapalı olan otobandan çıkarak yan köylere saptık.Önceden geçtiğimiz yerlere göre daha küçük ve daha pis kokan kasabalar çıktı önümüze.Acaba yolumuzdan mı saptık,kaybolduk mu telaşına kapılsak da yılan gibi kıvrılan dar taşra yolunu geçerek tekrar otobanın açık olan kısmına çıktık.Hızla ilerlerken uzun mu uzun asfalt yolun bittiği yerde,çölün ortasında bir serap misali etrafı kulelerle desteklenen,surlarla çevrili bir ortaçağ tahkimatının,çok eski devirlere ait bir kalenin belirdiğini gördüm.


Rothenburg ob der Tauber
“Tauber nehrinin üzerinde ki kırmızı kale” ismini Tauber ırmağının üzerindeki bir yaylada kurulmuş olmasından ve evlerinin çatılarında ki karakteristik kırmızı(rot) renkten alan Rothenburg ob der Tauber.Yerleşim 1070 senesinde Tauber nehrinin üzerindeki dağın yamacına bir kalenin inşa edilmesiyle kurulmuş.Nehre ve ovaya hakim bir mevkide yer alan Rothenburg’un çevresi kalın sur duvarıyla tahkim edilmiş.Surların birçok giriş kapısı var.Bunlardan bazıları ana giriş kapıları,bazıları ise kale içi şehre götüren küçük yan girişler.Arabamızı geniş bir otoparka bıraktık ve kasabanın ana giriş kapısından içeriye girdik.Rothenburg’un kale duvarının çevresinde yüksekliği 50-60 metreyi bulan taşla örülmüş büyük kuleler var.
Geniş tahkimatın dışında şehrin merkezinde her biri ayrı kale duvarlarıyla diğerinden ayrılan iç kaleler bulunuyor. Bunlar ana kalenin dış cephesine içeriden kapılarla bağlanıyor. Ana kapıdan ilk iç tahkimata kadar geleneksel iki katlı ve rengarenk boyanmış yapıların bulunduğu geniş bir cadde var.Bu yolu baştan başa yürürken yolda bir kahve molası vermeyi ihmal etmedik.Bu şehrin renkleri göz kamaştırcıydı.Güneş tarihi kasabanın üzerine öylesine çökmüştü ki,ışık her biri birbirinden renkli ve mor,penbe,kırmızı,sarı,aklınızın aldığı her renkte çiçeklerle bezenmiş kırmızı çatılı evlerin üzerinde dans ediyor,şehri bir örümcek ağı misali kesen yolların arasından akıp gidiyor gibiydi.Minik kesme taşlarla örülmüş yolları, arnavut kaldırımlarını yürüyerek onlarca penceresinden bazısına sinsice sızan bazısını da gölgede bırakan güneş ışınlarını takip ettik.Şehirdeki yapılara zamanın hiçbir tesiri olmamıştı adeta.Fıstık yeşili,portakali,sarı,mavi,sanki hepsi ağız birliği edilmişcesine farklı renklere boyanmıştı.Üzerinde altın rengi kocaman bir saat bulunan yüksek bir kulenin altındaki kapıdan geçerek iç tahkimata girdik.Sokaklarda pek fazla insan görünmüyordu.Çatısından kapısına kadar vişne kırmızısı sarmaşık dalların sarktığı bir kafenin önünde sahibi,saksıları sulamakla meşguldu. Sokak aralarından kıvrılarak şehir merkezine ulaştık.Burada Rothenburg’ın belediye binası ve ana katedrali olan St. Jakobskirche bulunuyor.Ara sokakların aksine merkezde onlarca turist dikkati çekiyordu.Çoğunluğu da Japon'du.Rehber eşliğinde tabur tabur şehri gezen japonlar mükemmel bir disiplin içinde attıkları şehir turundan memnun bir haldeydiler.Tıklım tıklım insan kaynayan bir futbol sahası genişliğindeki meydanda Eylül güneşinin altında kahvelerini yudumlayan,nefis çilekli pastalarını afiyetle yiyen Almanlardan tutun da,bir o yana bir bu yana kaçışarak oyunun zevkine doyamayan küçük çocukara,şehrin tadilat halinde olan Rathaus'u,yani belediye binası önündeki kalabalığa hararetli bir biçimde yapının özelliklerini aktaran bir rehberden alışveriş telaşındaki insanlara.Hepsini görmek mümkündü.Şehir capcanlıydı ve aldığı nefesten herkese yetecek kadarını ziyaretçileriyle paylaşıyordu.



Plönlein(Küçük meydan) 
Meydana tekrar dönmek için anlaşarak burada birleşen dört yoldan güneye doğru gideni tuttuk.Tarihi yerleşimin şirin mi şirin rengarenk yapılarının arasından uzayarak giden bu yol üzerinde tarihi bir ortaçağ kilisesine rastladık.Penbeye çalan kırmızı renkte boyanmış bu eski yapının vücuduna oyulmuş küçük aziz heykellerinin ürkütücü bir görüntüsü vardı.Gotik mimarisi ile tapınağın ince uzun pencereleri bir balıkçı ağını anımsatan süslemelerle kaplanmıştı.Kilisenin hemen arkasında yosun tutmuş genişçe bir su havuzu ve üzerinden şırıl şırıl su akan tarihi bir şadırvan bulunuyordu.Şadırvanın iki yanında da altına taş üzere sarmaşık yosun dalları kazınmış ve üzerinde iki küçük heykelin bulunduğu iki sütun.Bu grafik görüntünün arka planında şehrin batı surunun dışındaki yeşil ormanlık görünüyordu.Suyun çıkardığı ses,güneşin verdiği sıcaklık ve yeşil doğanın insan gözüne verdiği haz.Burası gerçekten herşeyin içiçe harmanlanıp birbirini tamamladığı bir masal diyarıydı.Yolumuza devam ettik.Rengarenk çiçeklerin açtığı saksılar,sıra sıra dizilmiş bisikletler ve kapı eşiklerine monte edilmiş ve masal kitaplarında görebileceğimiz sokak fenerleri arasından küçük bir meydana geldik.Plönlein,Rothenburg’un bir köşesinde yer alan eski bir pazar yeriydi.Plönlein’ı dünyaca meşhur eden ise karşıdan bakıldığında sağ tarafındaki Kobolzeller kapısı, sol tarafındaki Siebers kapısı ve ortalarında yer alan geleneksel mimarideki Bavyera evinin oluşturduğu masalsı görüntüydü.Solda göğe doğru yükselen taş kule ve sağda yokuş aşağı bir yolun bitiminde daha alçakta yer alan ikinci bir kule şehrin iç tahkimatının parçalarıydı.
Yol ayrımı üzerindeki iki katlı tipik alman evinin üstünde çatı katı ve altında genişçe bir anbarı vardı.Sarımtrak rengiyle ve minnacık pencereleriyle bir kutuyu andırıyordu.Şehir içindeki turumuzu tamamladıktan sonra buraya mutlaka tekrardan uğramamız gerekiyordu. Yol ayrımından sağa döndük ve kıvrımlı yolları takip ederek bir iç,bir de dış kale kapısı bulunan bir şehir çıkışına geldik.Kasaba burada sona eriyordu. Ahşap basamakları tırmanarak surların üzerine çıktım.Bir insanın zorlukla sığabildiği bu dar geçitleri kullanarak tüm kale duvarını baştan aşağıya yürümek mümkündü. Belirli aralıklarla o dönemin savaşçılarının dışarıdan kasabayı kuşatan düşmanla savaşabilecekleri ve buradan oklar savurabilecekleri mazgal delikleri vardı. Bu kesimden ayrılıp kale duvarını daha etraflıca inceleme kararı aldık. Şehir içindeki sokaklardan birine saparak dik bir yokuşu tımandık.Kalenin açık olan yan kapılarından birinin hemen yanında yer alan ahşap basamaklardan yukarıya çıktık. Buradan tüm kale çevresini dolaşma imkanı tanıyan dar patikayı üstü çatıyla kapalı duvar üzerinden takip ettik. Eski zamanlarda yaşayan ortaçağ şovalyelerinin bu zor koşullarda canlarını ortaya koyarak düşmanı defetme çabaları geldi aklıma bir an.Burası bir film setinin dekoru değildi.Kırmızı çatılarıyla çiçeklerin süslediği masal evlerinin yanyana durduğu bir hayal kasabasıydı sanki.Kale duvarını çepeçevre yürümek bize kasaba içindeki evleri daha yakından görme fırsatı tanıdı.Yer yer karanlık kule oldalarına çıkan mazgallarda mistik bir hava,geçmiş zamanların gizemli atmosferi hala canlıydı.Dizi dizi armut ağaçları arasından şehir içindeki gözetleme kuleleri uzansak değilecek gibi yakın gözüküyordu.Her birinin üzerinde görüntüyü daha da zenginleştiren büyük saatler mevcuttu.Kalın ağaç kütükleriyle yapılmış mazgar korkuluklarına tutunarak ilerledik.Tarihi şehrin doğu çıkışına varmıştık.Üzerinde Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğunun simgesi olan çift başlı kara kartalın nakşedilmiş olduğu yüksek kulenin önünde kaleyi dış dünyadan ayıran bir hendek bulunuyordu.Buradan bir köprü vasıtasıyla dışarıya çıkılıyordu.İki küçük sivri kulenin arasında ise şehrin doğu çıkış kapısı vardı.Bu şehrin dört bir tarafı kale tahkimatının izlerini taşıyordu.Kale kapısının önünden okul çıkışında sırayla dizilmiş minik öğrenciler geçti.Şehirde tarih ile iç içe günlük yaşam da akıp gidiyordu.Tekrar yerleşime doğru yol aldık ve tarihi evlerin önünden şehirde bolca bulunan şadırvanlardan birinin yanına geldik.Üzerinde kostaklı bir saatin bulunduğu iç tahkimata ait bir kapının hemen önünde sarı ve beyaz papatyalarla bezenmiş,korkuluklu bir çerçevenin içinde yüksek bir yılanlı sütun gördük.Renkler gözümde o kadar canlı,o kadar tazeydi ki,yeni boyanmış bir tablo gibi tüm silüetler önümde büyük bir cümbüş sahnesinde yer alır gibi tezahür ediyorlardı.Renkler,gerçek olamayacak kadar canlı,görüntü en mutsuz ruh halini bile neşeli bir haykırışa dönüştürecek kadar güzeldi. 























Käthe Wohlfahrt 
Rothenburg’u Eylülün bu sıcak günlerinde görme fırsatını bulduğum için şanslıydım.Ama aslına bakılırsa bahar tadında ve güneşli havalarda uğrak bir yer olmasının yanında bu kasaba kış turizminin ve Noel günleri atmosferinin doyasıya yaşandığı bir yerdi.Karlı kış günlerinde,havanın dışarıda buz gibi estiği anlarda bu geleneksel evlerden birine kapanıp sıcak şöminenin önünde şarap içmek ne büyük bir zevk olurdu diye düşünmekten kendimi alamadım.Şehirde doğrudan kış ve Noel turizmine hitap eden bir işyeri bulunuyor ki bahsetmeden geçemem.Käthe Wohlfahrt Rothenburg'taki ana bayii ve bir şubesi ile şehir meydanında en sık ziyaret edilen mekanlardan.Her iki mağazada da yeni yıl ve Noel hediyesi arayanlar için sayısız alternatifler mevcut.Kurşun askerler,yılbaşı ağaçları,çocuklar için her çeşit oyuncaklar,hediyelik eşyalar.Käthe Wohlfahrt'ın ana bayiinin önünde üzeri hediye paketleriyle dolu kırmızı bir kamyon var ki görülmeye değer.Çocukları ve turistleri buraya çekmek adına iyi düşünülmüş bir pazarlama hamlesi diye düşündüm.Käthe Wohlfahrt sunduğu geniş ürün gaması ve Rothenburg’u yılbaşı tatili ile özdeşleştirmesi açısından bir odak noktası.Unutmadan fiyatlar pek makul sayılmasa da henüz tanımadığım fakat aklımdan bir türlü çıkmayan bir varlık için hediye almadan duramadım.Küçük bir masal köyü minyatürü olan bu mağazadan çıktığımızda güneş artık kayboluyor gibiydi.Tekrardan bu kez daha fazla insanla dolan meydana doğru yürüdük.Biraz dinlenip sıcak bir kahve ve bir dilim pasta yemenin tam vaktiydi.Güneş içime damlarken bu tarihi kentin havasını teneffüs etmenin,bende bıraktığı güzel izlenimlerin mutluluğunu içimde hissediyordum.Önümden gelip geçen insanların yürüyüşü bana kaldırımdan çıkan ayak sesleri olarak yansıyordu.Zamanı ve mekanı son damlasına kadar idrak etmek,bana o kadar yabancı bir o kadar da keşfetmeye değer bir deneyim olarak görünen bu atmosferi anlamak istiyordum.

Noel'de Rothenburg meydanının bir görünüşü
Noel'de Plönlein
Arabamıza dönüp park saatimizi bir iki saat daha uzatmamız gerekiyordu.Plönlein’de biraz daha vakit geçirmek istiyordum.Bunu yapıp meydana dönmeden önce Rothenburg’un ana katedrali olan St.Jakobs kilisesinin önünden geçtik.Burada küçük bir bahçe vardı.Güneşli günün keyfini çıkaran Almanlar serin esen rüzgarlı havada ve ağaçların altında kahvelerini yudumluyorlardı.Epey yüksek bir çan kulesi ve kabartmalı süslemeleriyle St.Jakobs ihtişamlı bir yapıydı.Geldiğimiz noktaya dönüp arabadaki işimizi hallettikten sonra meydana geri döndük.Şehir merkezinin çevresindeki sokaklardan birinde şans eseri ilginç bir müzeye rastladık.Ortaçağ döneminde işlediği bir suç veya herhangi bir nedenden dolayı cezaya çarptırılan kişilerin,işledikleri suçun cezası karşılığında tabi tutuldukları muamele tekniklerini içeren bir müze!Kriminalmuseum,günümüz avrupalılarının tarihlerinin pek de parlak olmayan dönemlerini çağımızda nasıl ustaca pazarladıklarının ve bir turizm atraksiyonuna dönüştürdüklerinin bir göstergesi.Müzeyi kapalı olduğundan ziyaret edemedik.Fakat demir parmaklıklar arkasından avlusuna bir göz attığımda çeşitli işkence aletleri ve benzeri mekanizmaların olduğunu gördüm.Anlayacağınız müzeyi gezmiş kadar oldum.Plönlein’e tekrar geldiğimizde kalabalık turist kafilelerinin alanı doldurduğunu gördüm.Buradaki evin önünde demir bir çitle sarılmış,bu şehrin pek çok yerinde rastladığım taş sütunlardan bir tane daha var.İçinde de çeşitli renkte çiçekler ekilmiş.Bu o denli grafik ve romantik manzaranın önünde biraz daha vakit geçirdik ve güneş batmadan eve yetişmek için hımbıl adımlarla arabanın yolunu tuttuk.Bu tarihi kasaba beni o kadar çok etkilemişti ki ayrılmak aklımdan geçen en son istekti.Elimden geldiği kadar geciktirmeye çalıştım.Gün boyu şehrin sokaklarına bir bir sızarak kaplayan güneş ışığı artık yerini duvarlara kara bir sis gibi çöken koyu gölgelere bırakıyordu.Yaşlı alman çiftlerinin akşamüstü sefası için seçtikleri ve şehri turlayan at arabasının nal sesleri uçuşan kuşların cıvıltısına karışıyordu.Bir süre sonra yola koyulmuş eve dönüyorduk.Asfaltın uzayıp gittiği yüksek bir tepeden Rothenburg’a doğru son kez baktım.Sivrilen kuleleri,kale duvarları,kiliseleri ve kırmızı çatılı evleriyle asırlar içinde hiç değişmemiş bu masal diyarına birgün tekrar yolumun düşmesi için dua ettim.Herşey hatırlanmaya değecek ve akıldan asla çıkmayacak kadar unutulmazdı. 

Erlangen
Dönüş yolunda yolumuz Herzogenaurach’a yakın olan ve 100.000’i aşan nüfusuyla büyük ölçekli bir kasaba olan tarihi Erlangen’e düştü.Soğuk bir bira içme fırsatını kaçırmak istemedim doğrusu.Burası fakülte ve okullarıyla ciddi ölçüde bir öğrenci nüfusunu bünyesinde barındıran bir yerleşim.Yollarda bisiklet üzerinde veya toplu taşıma araçlarında ellerinde kitap ve sırt çantalarıyla onlarca genç görmeniz mümkün.Erlangen’de birçok kilise var.En önemlilerinden bazıları Altstädter Kirche, Neustädter Kirche ve Hugenottenkirche.Erlangen bin yıllık bir tarihe sahip.Gelişmiş bir sanayii ve sayısız kültür merkezi var.Siemens şirketine ait bir sürü ofisin de merkezi burada bulunuyor.Şehir sakinleri akşamüstünün tadını çıkarmak için yola dökülmüşlerdi.Oldukça hareketli olan çarşıyı ve burada bulunan büyük de bir alışveriş merkezini gezdik.Yoğun bir trafiğin olduğu ana cadde üzerindeki bir kafeye oturduk.Onca yorgunluğun üzerine serin bir bira beni rahatlatmaya yetmişti.Artık gece oluyordu.Tadı damağımda kalan bir günün ardından yaşlı teyzemin pişirdiği lezzetli mi lezzetli yemekleri beni konuk eden ailenin sevecen ve sıcakkanlı ortamında yedik.Çocukluğumdan birçok anıyı bana çağrıştıran insanlarla,dünyanın bu kıyısında bir tabak yemeğe paylaşmak bambaşka duygular uyandırıyordu bende.Yeni sabahın getireceği,yeni istikametin,yeni görülmemişlerin heyecanı,geride kalan günü tatlı yorgunluğuyla yattım.Olduğum yerde öylece uyuyakalmışım.


Herzogenaurach
Yatağımdan doğrulup perdeyi açtım.Yüksek bir binanın en üst apartman katında,tarihi Franken eyaletinin düz yeşil vadileri,sık ağaçlarıyla koyu ormanları ayaklarımın altındaydı.Böylesine güneş dolu,temiz kır havasının tüm beyin hücrelerine hükmettiği bir sabahta pencereden yemyeşil teperleri seyretmek,nefes dolusu oksijeni ciğerlerine çekmek herşeyden daha fazla tatmin etmeye yetiyordu insanı.20.000'den fazla nüfusa sahip,Almanya ölçülerinde küçük bir taşra kasabası mahiyetindeki Herzogenaurach,Regnitz nehrinin bir kolu olan Aurach ırmağının kıyısına kurulmuştu.Aurach'ın gelini veya Aurach'ın boy beyi.İsim anlamını buralarda bir yerlerde arayaduralım,o sabah sağlam bir kahvaltı ettikten sonra gözümü açtığım bu küçük kasabayı teferruatlarıyla keşfetme heyecanını ilerleyen günlere devrederek daha kuzeye,tarihi dokusu,meşhur dumanlı birası ve çağlayan ırmakları ile Yukarı Franken'in en önemli kentine doğru yol aldım.


Bamberg
Regnitz ırmağının kıyısında,UNESCO Dünya Kültür Mirası lisetesinde yer alan Bamberg,küçük bir kasaba olmasına rağmen Yukarı Franken'in en önemli merkezi sayılıyordu.Şehir merkezine doğru ilerlerken şehrin tarihi bir binada yer alan adalet sarayının etrafında avukatlık bürolarını seyrettim durdum.Etraf bir iş günü için oldukça sakin sayılırdı.Adalet sarayının önündeki meydanda kırmızı renkte sekiz adet insan heykeli ilgimi çekti.Az ileride akli dengesi bozuk yeğenlerinin kral naibi olarak tahta oturan ve 1886-1912 yıllarında Bavyera'yı yöneten Prinzregent Luitpoldun at üzerindeki heykeli bulunuyordu.Ayak bastığım ilk andan itibaren şehride hakim olan uhrevi ve ağır diyebileceğim bir havanın beni kapladığını hissettim.Yağmur yağmasa da havanın bulutlu olması da belki bunda etkili olmuştu.Şehrin en ünlü otel ve aynı zamanda restoranı olan Messerschmitt'in cep yakan fiyatları ile ilgili aldığım malumattan sonra,süslü mağazaları ve renkli pastane ve kafeteryalarıyla Lange Straße üzerine çıktık.Bir kavis çizerek yükselen ana caddenin başında asılı olan ve henüz gerçekleşen eyalet seçimlerinden kalma pano,ülkemde pek de iyi sözle yad edilmeyen güçlü kadın Angela Merkelin burada sevildiğine mi işaretti? Meyve çarşısının bulunduğu meydana kadar ilerledik.Bamberg,Kutsal Roma-Germen İmparatorluğunda katolik hrıstiyan nüfusunu arttırmak amacıyla 1007 yılında kurulan tarihi bir başpiskoposluğun merkeziydi.Asırlar boyunca burada görev yapan başpiskoposların ikametgahı olan kente her köşesine yayılmış olan katedraller damgasını vurmuştu.Yolda yürürken göze takılan şehir halkının görünüşleri itibarıyle de mutaassıp bir yapı çizdiklerini söylesem abartmış olmam.Yine de yüksek bir yapı olan Martinskirche kilisesinin önünde kurulmuş olan pazar alanında ellerinde gazete ve kitaplarıyla hatırı sayılır bir genç topluluğu bulunuyordu.Burası aynı zamanda bir öğrenci kentiydi de.Tarihsel dokuyu her adımda teneffüs ettiğim bu yerleşimin sokaklarında yürürken geçmiş zamanların atmosferini birebir idrak ediyor gibi hissettim.Yol kenarında sıra sıra dizilmiş birçok bisiklet şehirde ulaşımı sağlamak için cazip bir seçenek gibi görünüyordu.Meyve çarşısının hemen arkasında bulunan Bamberg Altstadt küçük bir meydanın etrafında bezaenmiş dükkanlarla ana çarşıyı teşkil ediyordu.Çarşının içinden geçtik ve dar bir köprünün başında durduk.

Bamberg'in biraz kuzeyinde bir yerlerde Main nehrinden koparak Bavyera'nın güneyine doğru yoluna devam Regintz nehri şehrin içinde iri ufaklı birçok kola ayrılmakta.Bu kollardan her biri yer yer çağlayan yer yer de durgun akan ve şehrin damarlarına dönüşen kanallara dönüşüyor.Bu kanalların üzerinde de tarihi taş köprüler ve gotik mimari uslupta tarihi yapılar yer alıyor.Kanalların üzerinde küçük yük gemileri,gerek kent içinde gerekse şehirlerarası nehir taşımacılığının burada hakim olduğuna bir işaretti.Şehre her açıdan hakim ve minik bir panorama sunan eski bir taş köprüyü yürüyerek kanalın karşı tarafına,Bamberg'in eski kentine doğru adımlarımızı attık.Ahşap kalasların çaprazlama ve dikine kesiştiği ve dışarıdan bakıldığında büyük bir ağı andıran çatılar,çeşitli renklerde boyanmış üzerlerinde resim sanatının eşsiz örneklerinin sergilediği binalar göze çarpıyordu.Köprüden bakıldığında nehrin kıyısında ve az ileride bir renk harmanına dönüşmüş ve iç içe geçmiş yeşil otlukların arasında uzun bir yapılar dizesi gördüm.Köprü üzerinde şehri gezen birçok turist ve yerli Almanın olduğunu farkettim.Biraz duraksadım ve çevreyi seyrettim.Ağırlığının yanında çekici ve huzur veren bir kentti burası.Gürültü yoktu,karmaşadan uzaktı.Dar sokaklar ve yüksek tarihi yapıların arasından geçtik.Schlenkerla,Bamberg'in en meşhur birahanesi ve yemekhanesiydi.Fiyatlar dudak uçuklatıcı cinsten.Gördüğüm birçok birahane ve yiyecek dükkanında olduğu gibi Schlenkerla'nın girişinde de oldukça süslü ve şirin bir tabela asılıydı.Yol boyunca bunlara fırın,terzi,oyuncak eşya,vb. gibi dükkanlarda rastlamak mümkün.Balkonlar çoğunlukla kırmızı ve beyaz renkte çiçeklerle donatılmış.Bu ortama eşi görülmeyen bir güzellik katıyor ve şehir sakinlerinin yaşadıkları yeri güzelleştirmeye önem verdiklerini gösteriyor.Eski şehri nehir kıyısından takip ederek az önce bahsettiğim ve karşı tarafta yer alan yapılar dizisinin önüne geldik.





























Klein-Venedig(Küçük Venedik) 
Küçük Venedik olarak anılan bölge Regnitz ırmağının bu kesimde oluşturduğu bir kolun boyunda sıra sıra inşa edilmiş çeşitli renkte irili ufaklı geleneksel evlerin bulunduğu bir yer.Çok şirin ve oldukça grafik bir görüntüsü var.Evlerin ırmağa bakan pencerelerinin hemen önünde gelişi güzel kıyıya vurmuş birkaç bot bulunuyor.Akıntının şiddetli olmadığı bu noktada karşıya geçmek veya bir nehir turu atmak için ideal bir vasıta diye düşündüm.Tahta bir rıhtım,yeşil otluklar ve su üzerinde büyük bir estetikle dans eder gibi yüzen birkaç kuğu.Bu şehirde bunalmış ve yorulmuş bir insanın herşeyden uzaklaşmak istediğinde koşup geleceği sığınak burası olmalı şüphesiz.Akan suyun sesi dahi insanı rahatlatmaya yetiyor.  


Domplatz
Klein-Venedig'in huzur ortamını terkedip dik bir sokaklar labirentinden kıvrılarak yukarıya doğru ilerledik.Dar bir geçit üzerinden basamakları tırmanarak Domplatz'a vardık.Bamberg Katedrali tüm ihtişamıyla karşımızdaydı.Göğe ip gibi yükselen dört sivri çan kulesi,önünden geçen telaşlı Bamberglilerin randevularına vaktinde yetişmeleri için bir kulenin iki yüzüne yerleştirilmiş iki büyük saati var.Katedralin bulunduğu meydanın ismi Domplatz,yani katedral,büyük kilise meydanı.Tarihi bir başpiskoposluğun merkezi olması bakımından din adamlarının yoğunlukta yaşadığı bir şehir burası.Dolayısıyla bugün halen aktif olan sayısız manastırın da bulunduğ bir kent.Keşişler tarih boyunca Bamberg'te Alman katolikliğinin yayılması için hizmet vermişler.Katedralin yanında,Domplatz dini mertebenin şehirdeki gücünü simgeleyen bir dizi yapının bulunduğu merkez.Alten Hofhaltung,yani Bamberg Başpiskoposunun eski sarayı ve ikametgahı.Sarayın ön cephe girişi,Fassadenfront eşsiz taş oymacılığının eşsiz örneklerinden birinin uygulamasıydı açıkçası.Bu şehirde yaşamış başpiskoposların bazılarının küçük heykelleri giriş üzerine oyulmuştu.Fassadenfront o gün bizim geleceğimizi duyduğundan mı bilinmez,koyu renklerinden arınmış,inşa edildiği taşın gri tonlarına inat rengarenk balonlarla bezenmişti.Daha önce Meksika'da var olduğunu bildiğim katolik kiliselerinin ön cephesini andıran yapının pencereleri rengarenkti.Arnavut kaldırımı olarak tabir ettiğimiz kaldırım taşlarını yürüyerek meydanda bulunan diğer bir resmi yapının,Fassenfront'un hemen karşısında yer alan Neue Rezidenz,başpiskoposun yeni sarayının önüne geldik.Onlarca penceresi ve simetrik yapısıyla şık ve bakımlı bir binaydı.Bambergin kalbinde bulunuyorduk.

Rosengarten ve Michaelsberg Manastırı

Rosengarten
Asırlar evvel Bamberg şehri buradaki başpiskoposluğun merkezi konumuna getirildiğinde Vatikan'ın katolik dinini yayma politikasını izleyen sayısız keşiş burayı üs edinerek Aziz Roma-Germen İmparatorluğunun her köşesine dini yaymaya kendilerini adadılar.Bu görevlerinin dışında başkaca meşgaleleri de yok değildi.Zaman içinde şehrin ününü sınırları dışına yayan ve tüm Almanyada tanınan bir bira kültürü gelişmiş burada.Sekiz birahanesinde saymakla bitmeyecek bira çeşitleri merakla servis edilip afiyetle içiliyor.Bamberg'i bira konusunda meşhur bir kent yapan ise buraya has dumanlı birası.Özel bir teknikle hazırlanan bira burada Raucbier olarak biliniyor.Keşişler bira kültürünün gelişmesinde önemli rol oynamışlar.Katolik rahiplerin merakla ilgilendikleri bir diğer alan ise botanoloji olmuş.Ortaya çıkan sonu ise mükemmel.Tam 250 çeşit gülü bünyesinde barındıran Rosengarten,yeni sarayın hemen arkasındaki bahçede,tüm Bamberge tepeden hakim bir mevki üzerinde bulunuyor.Bahçeye adım atmamızla birlikte her yerden çıkan japon turistleri bir kez daha karşımda gördüm.Hiç de şaşırmadım.Gül bahçesi,sarı,kırmızı,penbe ve beyaz renklerde güllerle donanmıştı.Böyle bir güzelliği nasıl tarif edebilir ki insan.Hemen sol elimde,yüksek bir tepede Michaelsberg manastırı yükseliyordu.Yedi tepeli büyük şehirlerin bir minyatürü gibiydi Bamberg.Manastır bugün halen Michaelkirche ismiyle kilise olarak faaliyette.Gül bahçesinden şehrin panoramasını görmek mümkün.Kiliseleri,nehrinin akışı ve eski veya yeni tarihi yapılarıyla ortaçağ görünümünden pek fazla şey kaybetmemiş bir şehir.Rosengarten'den çıktık ve yeniden Fassenfronta doğru yöneldik.Meydandan ayrılmadan önce eski başpiskopos sarayını ziyaret ettik.Sarayın iç avlusu,İnnenhof geniş bir iç meydanın çevresinde yer alan keşiş odaları ve kilerlerle doluydu.Balkonları renkli çiçeklerle süslenmiş Innenhof'u keşişlerle dolu düşündüm bir an.Böylesine güçlü bir din merkezi ve ruhani bir güç şüphesiz bölgede önemli bir etki alanı oluşturmuş.Bu gözle görülür bir gerçek.


Altes Rathaus
Dlomplatzı geride bıraktık ve yine basamakları kullanarak geldiğimiz köprüye doğru yol aldık.Bu kez varış noktamız Bambergin dünyaca ünlü eski belediye binasıydı.1386 yılında,öylesine geçmiş bir tarihte bu yapıyı Rengitz nehrinin "üzerine oturtmak" hangi delinin aklına gelmişti bilmiyorum.Tek bilebildiğim oldukça orijinal ve isabetli bir fikir olmuş.Altes Rathaus havada dururcasına altından güldür güldür akan Rengitz ırmağına aldırış dahi etmiyordu.Geleneksel mimari ile inşa edilmiş yapıyı uun uzun seyrettim.Malesef ki hemen yakınından geçen birinci köprü tadilat nedeniyle kapalıydı.Daha uzağında yer alan ikinci köprüden geçerek eseri görme imkanım oldu.Gerçekten bir masal dünyasına ait ve mistik çağları çağrıştıran bir atmosfere sahipti burası.

Artık akşam oluyordu.Bütün gün yürümenin verdiği yorgunluk tam ayaklarımıza çökmeye başlamışken Lange Straße üzerinde Bamberg'i meşhur kılan bir diğer lezzet olan sütlü dondurmayı tatmak için durakladık.Çikolatalı,çilekli,her çeşit sütlü dondurmalar insanın iştahını kabartıyordu.Görüntüleri kadar lezzetleri de yerindeydi doğrusu.Hava iyiden iyiye kapanmıştı.Koyu bulutlar Bavyera semalarını kaplarken ben,dönüş yolunda önümüze çıkan levhalardaki kasaba isimlerini okumakla meşguldum.Kuzeydeki yolculuğum devam ederken gecenin getireceği yeni sabahta çıkacağım yepyeni istikametin heyecanını yaşayarak başımı yastığa koydum.  



Başıma inen bir balyoz darbesi mi dersiniz,bir fil sürüsünün aslanların saldırısından kaçmak isterken dümdüz ettiği toprak mı?O sabah saat 6 buçuk sularında uyandığımda başımın hali buydu.Öyle bir ağrı ve beyin zonklamasını ancak bu şekilde tarif etmem mümkündür.Münih’te ilk günüm Oktoberfest’in renk cümbüşü ve baş döndüren atmosferi içinde,müzik,bira,güzel yemekler ve eğlence eşliğinde geçmişti.Meğerse bu doyumsuz dakikaların ertesi sabah ödenmesi gereken bir de bedeli bulunuyormuş.Boş bulunmuş,unutmuştum.Kendimi doğrultup yataktan kalkmanın imkansız olduğu fikrindeydim.Yine de boş durmadım,eski tecrübelerimden az biraz faydalanarak bu çeşit bir ağrının nasıl en aza indirilebileceğinin çarelerini düşünmeye başladım.İlk işim kimseyi uyandırmadan duvar diplerini bir yılan kıvrımıyla takip ederek mutfaktaki çeşmeye ulaşmak olmalıydı. Bunu başardım ve nefes almadan tam üç bardak suyu mideme indirdim.Aynı yoldan yatağıma döndüm.İki saat sonra uyandığımda başımdaki ağrı hiç olmazsa hafiflemişti.Elimi yüzümü yıkadım,bir daha bu kadar çok içmeyeceğime dair kendime söz verdim ve herkesi selamladıktan sonra kahvaltıya oturdum.Pazar günüydü ve tüm aile kahvaltıdaydı.Karnımı iyice doyurduktan sonra koyu mu koyu bir “alman” kahvesi içtim.Artık gözlerimi dört açmış,ışıldayan güneşin altında biraz temiz Münih havası almaya tam teşekküllü hazırdım.

Schwabing
Havanın güzel olması için dilekte bulunmuştum.Bunu hatırlıyorum.Ama o Pazar günü Münih'te güneşin bana bu kadar cömertçe davranabileceği aklımın ucundan dahi geçmemişti.Yazdan kalma ılık bir esintiyle güneşi arkamıza aldık ve iki tarafı yaklaşık 30 metre yükseklikte kavak ağaçlarıyla bezenmiş ucsuz bucaksız bir caddeye çıktık. Art nouveau tarzındaki şık yapılarıyla,o kadar ihtişamlı olmasa da İstanbul’un Nişantaşına nispet yaparcasına,elit bir yaşam tarzına cevap verme iddiasında olan Schwabing semti, Leopoldstraße caddesi tarafından tam göbeğinden ikiye ayrılıyordu.Bohem tarzıyla gizemli bir hava estiren bu merkezi yerleşim bir soluk mesafedeki Maxvorstadt semtinde yer alan Ludwig Maximilian Üniversitesi,Münih Teknik Üniversitesi ve diğer fakülte ve eğitim binalarıyla, az ileride rastlayacağımız Münih Şehir Kütüphanesi ile öğrenci hayatının kalbinin attığı mekandı aynı zamanda.Lüks kafe,büfe ve restoranlar,alışveriş için bol seçenekler sunan her çeşit giyim mağazalarının yer aldığı Schwabing tam anlamıyla bir çekim merkeziydi. Yolumuzun üzerindeki bir Starbucks’tan sıcak kahvelerimizi tedarik edip geniş caddeyi yürümeye koyulduk.Sonradan bu yolun yaz aylarında trafiğe kapatıldığını ve Bayern Münih taraftarlarının çılgın şampiyonluk kutlamalarına sahne olduğunu öğrendim. Seyyar tablo satıcıları,tatil günü güneşinin tadını bisikletiyle turlayarak çıkaran Münih sakinlerinin ve oyun oynarken kendini unutmuş çocukların dibinden yürüyerek Leopoldstraße’nin başına geldik.

Siegestor
Bavyera kralı I.Ludwig,Napolyon’un ordularını defetme başarısını gösteren ordusunu tarih boyu ölümsüz kılmak için Ludwigstraße ve Leopoldstraße caddelerinin birleştiği noktaya bir zafer takı inşa ettirmek istemiş.1843-1852 yılları arasında tamamlanan anıtın tam üstüne de bu şanlı zaferin gelecek nesillere aktarılması için ordusunun zaferine adandığını belirten “Dem bayerischen Heere zum Ruhme” cümlesini oydurmuştu. Romadaki Konstantin zafer takı veya Paris'in Arc de Triomphe'ının bir emsali olan Siegestor.21 metre yükseklikte,24 metre genişlikte ve 12 metre derinlikteki anıt, II.Dünya Savaşında yıkılmış ve orijinaline sadık kalınarak 1950’lerin sonunda tekrar restore edilmiş.Wiesn'de gördüğüm ve Bavyerayı simgeleyen aslanlı kadın motifi zafer takının tepesine kondurulan dört aslanlı bir heykelle burada da önümüze çıkıyor.Bir savaş zaferini hatırlatmak adına yapılsa da II.Dünya Savaşında uğradığı yıkımının ardından Siegestor,barış günlerine adanmış. Burada yeterince vakit geçirip yapıyı etraflıca inceledikten sonra Schwabing'i gerimizde bırakarak Münih Şehir Kütüphanesinin önüne geldik.Modern görünümde, bakımlı bir yapıydı. İçeriye girdiğimizde böylesine eski bir yapının bu denli yeni tutulabilmesini hayret ve şaşkınlık uyandırıcı buldum.Kütüphanenin onlarca merdivenini hiç üşenmeden tırmandım ve küçük bir turun ardından tekrar Ludwigstraße üzerine çıktık.Gün iyiden iyiye ısınmaya başlarken yolumuz,sanki daha bir kalabalık,cıvıl cıvıl insan dolu bir meydana açıldı.

Odeonsplatz
Münih'in merkezi birbirine sanki zincirlerle bağlanmış ve her biri birbirinden şirin ve hayat dolu meydanlardan oluşuyor desek abartmış olmayız.İşte yaşam ve sosyal aktivitelerle dolu bu alanların en önemlilerinden diyebileceğimiz bir tanesi önümde görülen Odeonsplatz'tı.Bir zamanlar şehir surlarının giriş kapılarından olan Schwabinger Tor'un yerini 19.asır başlarından itibaren tasarlanan bu meydan almış.Meydandaki karakteristik yapılardan Theatine St.Cajetan katolik kilisesi ve yine Bavyera ordusunun zaferi anısına, Bavyera kralı I.Ludwig'in emriyle yaptırılan dört ön sütün üzerine oturtulmuş revaklı Feldherrnhalle bulunuyor.Meydanın girişinde Ludwig'in at üzerinde bir de heykeli mevcut.Odeonsplatz'ın tarihsel işlevi yıllar içinde pek de değişmemiş aslında.Konserler,sergiler ve diğer sanat faaliyetlerinin yanında esas olarak siyasi ve sosyal buhranların,demonstrasyon,protesto ve deklerasyonların adresi olmuş burası.1914 Ağustosunda,I.Dünya Savaşının patlak verdiği o sıcak günlerde bileği bükülmez ülkelerinin zaferine inanan almanlar bu meydanda savaş naraları atmak için toplanmışlardı.Ne tesadüf ki aralarında ilerleyen dönemde Alman siyasetine yön verecek ve Nazi partisini kurarak iktidarı ele geçirecek olan tarih sayfalırının tanıdık bir siması da bulunuyordu.I.Dünya Savaşına gönüllü olarak katılacak,birçok kez yaralanacak ve bir de gaz'dan zehirlenecek olan genç Adolf Hitler!Odeonsplatz'ta bulunan St.Cajetan kilisesi önündeki insan selinin içinde kaybolmasına rağmen deklanşöre basan fotoğrafçı,şans eseri kare'ye dahil ettiği bu temiz ve şık görünümlü adamın çok değil 30 yıl sonra milyonlarca can kaybının vebalini yükleneceğini nereden bilebilirdi ki? 


Englischer Garten

Hofgarten
Avrupa şehirlerini yaşanılabilir kılan ve en sevdiğim yönü,Doğunun dar sokaklı,temiz havaya muhtaç yerleşimlerinin aksine geniş bahçe ve parklarının bulunmasıdır.Ek olarak da bu alanların şehir merkezlerinde yer almaları.Çarşı keşmekeşinin,trafik ve ses kirliliğinin yaşandığı merkeze birkaç adımlık mesafede rahatça nefes alma olanağı sunan bir kaçış alanının olması gerçekten büyük nimet.Odeonsplatz'ın hemen karşısında bulunan ve bir saltanat kapısı edasındaki girişten içeriye adım attığımızda Münihin kalbine gizlenmiş bir Rönesans bahçesine girdiğimizden habersizdim.Üzerinde yürüdüğümüz çakıl taşlarla kaplı yolun hemen sağında bir zamanlar Bavyera krallarının konutu olan ve sayısız odalarının bahçeye bakan pencereleri yol boyunca uzanan Rezidenz, eski saray yer alıyordu.Bu bölgede giderek sıklaşan ve geldiğimiz yol boyunca hiç eksik olmayan ağaç ve yeşillikler göze çarpıyordu.Rezidenz'in ışık alan pencereleri Hofgarten'e bakıyor.Eski zamanlarda kraliyet ailesi mensuplarının akşam yürüyüşlerini yaptıkları,doğa ile başbaşa vakit geçirdikleri saray bahçesi burası. Antik yunan mitolojisine büyük bir hayranlık duyan nice Bavyera kralından biri olan I.Maximilian Hofgarten'in tam ortasına av tanrıçası Artemis'e atfettiği bir tapınak inşa ettirmiş.Pavillion ismiyle bilinen bu zarif yapı hoş bir duraklama ve dinlenme mekanı.Sultanahmet meydanındaki Alman çeşmesine benzerliği ile dikkati çekiyor.Burada biraz duraklayıp gözleri kapalı keman çalan bir sokak sanatçısının klasik ezgilerine kulak verdim.Ruhum dinlendi.Mor,mavi,sarı ve kırmızı renkte çiçekler,düzenlice tımarlanmış çimler ve küçük göletler.Öylesine bir huzur ortamı yaratılmıştı ki,burada geçirilecek birkaç dakika bile insanın ruhunu temizlemeye yetiyordu.Hofgarten'in çevresinde bazı önemli kamu binaları ve yapılar bulunuyor.Bavyera Eyalet Yönetim Binası,eski sarayın bir bölümü olan Festsaalbau,Münih Sanat Galerisi,Alman Tiyatro Müzesi ve saray bahçesinin girişi Hofgartentor.

Hofgarten'in merkezindeki Artemis pavillionu 

Chinesische Turm
Münih'in içinden geçen Isar nehrine paralel bir yön izleyen,3.7 kilometrekarelik bir alana yayılan devasa bir yeşil sahanın henüz çok başlarındaydık.Derinliklerine doğru ilerledikçe futbol, ragbi, frizbi gibi sporlarla haşır neşir onlarca insan gördüm. Böylesi güzel bir günden en iyi bu şekilde istifade edilebilirdi.Çağlayan suların aktığı küçük ırmaklar,irili ufaklı ördek yavrularının içinde yüzdüğü büyük göl havzaları gördüm.Şehrin tam göbeğinde küçük bir orman yaratılmıştı adeta. Kalabalıkça bir insan kümesinin az ileride toplanmış olduğunu gördük ve merakla oraya koştuk.Yüksek bir köprünün hemen altında ellerinde tahtalarıyla bir grup sörfçü coşkulu bir akıntıya karşı direniyorlardı.İçlerinden bu işi kıvıramayıp bolca su yutanları bir kenara koyarsak, birçoğu ustaca kıvrımlarla sörf tahtasına yön veriyor,akıntıya meydan okuyorlardı.Bu ilgi çekici atraksiyonu geride bırakarak yolumuza devam ettik.Elindeki gitara hakim olduğu her halinden belli olan,onunla bir olmuşçasına çalan bir sokak müzisyeni notaların serbestisinde boğulup gitmişti.O kadar özgür ve her halden bağımsız bir görüntü çiziyordu ki. Güzel havayı bulan Münihlilerin bir dakika dahi düşünmeden kendilerini yeşil kırlara attıklarını daha öncelerde duymuştum. Bu gerçeği gözlerimle görme imkanını İngiliz bahçesinin en uğrak yeri olan Chinesische Turm'da buldum.İlginç mimarisiyle dikkati çeken Çin kulesi giriş katı haricinde giderek küçülen 4 kattan oluşan ahşap bir yapıydı.Birinci katına bir bando yerleştirilmiş.Geleneksel Bavyera müziği çalıyordu.Dışarıdaki bira bahçesinde ise hınca hınç dolu masalarda Almanlar bira ve domuz eti tüketiminde birbirleri ile koyu bir yarış içerisine girmişlerdi. Almanların ailece toplanarak ifasına çok önem verdiği bu geleneksel festival havasına uzaktan iştirak ettikten sonra parkın iç taraflarına doğru yürüyüşümüzü biraz daha sürdürdük.Öğle olmuş,artık karnımız acıkmıştı.Bu kadar oksijen de yetmişti açıkçası.Eve dönmeye karar verdik.Ne de olsa Münih'i gezmek için daha yeteri kadar günüm vardı.Bu kısa tanışmanın ardından tekrar geri dönme sözü verdiğim şehre şimdilik elveda dedim.Gördüklerimi,insana garip bir güven hissi aşılayan bu huzur şehrinde daha da göreceklerimin bir güvencesi saydım.

Englischer Garten'den Münih'in merkezine bir bakış
Bavyera semalarında batan güneş,ufukta şarabi bir şarhoşluk yaratır gibiydi.Ben çoktan eşyalarımı toplamış,otoban üzerinde yeni istikametime doğru yola koyulmuştum.Güneş henüz batmadan,yol aldığım kuzey yolunda alman taşrasının coğrafi yapısı ve fizyognomisi hakkında ilk izlenimlerimi edindim. Dipdibe kümelenmiş yeşil yağmur ormanları,geniş yonca tarlaları,sivri çan kuleleri göğe yükselen ortaçağ kiliseleriyle düzenli köy yerleşimleri.Münih'e döneceğim günü iple çekiyordum çekmeside de o an, yolumu gözleyen şehirlere bir an önce ulaşmak,yeni yollara,yeni bilinmezlere varmak için sanki daha çok sabırsızlanıyordum.


İlk satırlar kağıda döküldüğünde renklerle dolu o doyumsuz seyahatin her karesi tüm canlılığı ile aklımdaydı. Yine de ne hatırlasam,ilk nereden başlasam bilemedim.Tek bildiğim kendi “Shire”ını geride bırakıp yeniden yola revan olan bir Frodo Baggins edasıyla şehrimi terk ederken geride kalanlar için iyi temennilerde bulunduğumdur. Sonra dikkat ettim bir de, katettiğim her karış mesafe bir kalp atışıma denk geliyordu. Hayatın anlamını da buralarda bir yerlerde aramak lazım gelir diye düşündüm. Bir gün dönmen gerektiğini düşünmeden her kalp atışında biraz daha ileriye doğru “gitmek”. Tik-tak,tik-tak. Kesinlikle, benim için hayat bu demekti. Kalıp tekrar kök salma isteği uyanıncaya kadar, o fırtına senin, bu rüzgar benim diyerek savrulmanın sarhoşluğuna kendini bırakmak. Demir atıp sığınacak bir liman ihtiyacı hasıl olana kadar yeterince görmek ve gördüklerinle büyümek. Yaşam, gördüm, bildim ve anladım diyene kadar durmamakla eşitti gözümde.

Aslına bakılırsa kış karının ve ayazın dövdüğü, kuzeyin o soğuk ülkesine doğru adımlarımı atarken hayalimde dinmek bilmeyen yağmurların doyurduğu yeşil vadiler,güldür güldür çağlayan -o medeniyet şehirlerinin damarları- ırmaklar, pamuk tarlası bulutlar ve gündüz vakti gece karanlığını yaşatacak sıklıktaki ağaçlarıyla ucsuz bucaksız kara ormanlar vardı. Romalıların elde kılıç-kalkan tedirgin bir hissiyat içinde ayak bastıkları ve bu varlığı hoş karşılamayan Kelt ve Germen kabilelerinin ellerinde baltalarla onlara saldırdıkları sık ağaç dizeleri. Biraz daha ihtişam ve güç için insan kanı akıtmak,elin toprağına ayak basmak.Dizginlenemez bir hırsın alemin her karış toprağında kendini gösteren hali.Adına savaş derler.

Selanik’te gün batarken yolculukta bana eşlik eden yaşlı teyzemle hayat dersleri üzerine koyu bir söyleşiye dalmıştık. Dil bilmeden senelerce gelip gittiği bu yollar yüzünün çizgileri olmuş, çok otoban, çok havaalanı tozu yutmuştu dediğine göre. İyi de bir yol arkadaşıydı bu bakımdan. Muhabbetine doyum olmuyordu. En iyi bildiği konudan, gurbetten dert yanıyordu.İçine işleyen acılarından, özlemlerinden, zorluklarından bahsediyordu. İnsanların vefasızlığından dem vuruyordu. Öylesine işte. Uzun bir süre hasret kalacağım ülkemin bilindik tattaki kahvesini yudumlarken uçuş saatinin yaklaştığını haber veren gecenin yavaşça çöktüğü, kıpkırmızı Selanik ufuklarına dalıp gitmişim. Telaşla yolunu arayan kalabalığın gürültüsüne kulaklarımı tıkamış, yükümden arınmış, varacağım yerde havanın umduğumdan daha iyi olmasını diliyordum. Neredeyse tüm yılın kış tonlarında yaşandığı bu soğuk coğrafyayı, güneşin yeşil ovaları beslediği, renkli çiçeklerin açtığı, yemyeşil yapraklarıyla ağaçların bahar şenliğine eşlik ettiği bir dönemde ziyaret etmesem de yazın son tertiplerini düzenlediği bir zaman diliminde keşfetmek ve yaşamak arzusundaydım. Merakım ve beklentim bu yöndeydi. Koltuğuma yaslanıp emniyet kemerimi bağladım ve uçağın kalkış için hızlanacağı o anı, bin kez yaşasam bir daha isteyeceğim o heyecan verici deneyimi beklemeye koyuldum. Annesinin kucağında -açlıktan mı korkudan mı bilinmez- tıksırıncaya dek ağlayan bir evlat vardı.Tüm uçağı ayağa kaldırdı. Sinirlenip homurdananlar oldu. İnsanlarda sabır denilen erdemden çok az kalmış diye düşünmeden edemedim. Tüy gibi bir havalanmışık ki, karanlık çökerken üzerinde uçtuğumuz bulutlardan alçalarak yer küreye iniş yaptığımızı son anda farkettim. Camdan koyu bir bulut perdesinin kapladığı ufku seyrederken yine 13 yıl önce Fransa yolu üzerinde durakladığım bu kadim şehre yeniden “Merhaba” demenin mutluluğunu yaşıyordum. Bu kez durak değil, varış noktası olan bu yerleşimi ve insanlarını tanımak, sırlarını tek tek açığa vurarak hafıza haneme yazmak için oradaydım. Onun bundan haberi yoktu tabi.


Münih
Cümle alemin insan mozaiğini önüme katmış yürüyorken,bavul toplama telaşı ve çevremde sağa sola koşuşturan kalabalık arasında bastığım toprağın kokusuna alışmaya çalışıyordum.Derken önce teyzemin bizi havaalanından alma zahmetini gösteren torunuyla buluştuk.Onun hemen ardından bize sürpriz yapmak için iki saatlik yolu tepen diğer torununu sevgi ve özlemle kucakladık.Yaz tatilinden kısa bir süre sonra onlarla yeniden kavuşmak sevindiriciydi.Arabaya bindik ve ip gibi uzun bir otoban üzerinden karanlığın çöktüğü Bavyera başkentine doğru yola koyulduk.Geniş caddeler ve sık aralıklarla inşa edilmiş yapılar arasından blok apartmanların yer aldığı site tarzı bir mahalleye geldik. Kalacağım ev şehir merkezine pek de uzak olmayan bir dış banliyöde bulunuyordu.Çok seneler önce memleketimizi terkeden ve burayı kendilerine vatan edinen yakın ev komşusu ve aile dostumuz,sıcakkanlı ve misafirperver bir aileye konuk olacaktım.Selamlaşma faslı, odama yerleşme, memleketten anılar ve biraz da acıkan karnımızı doyurma ihtiyacı derken teyzemin benden yaşça daha genç torunları ile plan yapmaya koyulduk.Münih'e ayak bastığım günün ertesi sabahı, almanların dünyaca ünlü bira festivali olan ve her yıl milyonlarca yerli ve yabancı turisti bu tarihi kente çeken Oktoberfest’in (Ekim festivali) açılış töreni vardı. Böyle bir fırsatı elden kaçırmak olmazdı.Öyleydi öyle olmasına da kurulacak olan 14 devasa bira çadırındaki sınırsız köpüklü bira ve yemeklerin tadına bakabilmek için o çadırlardan birine girmemiz gerekiyordu.Bunun da tek yolu gece uykumuzun büyük bölümünü feda ederek erken saatlerde uyanmaktı.Açıkçası bu fikire kimsenin hayır da diyesi yoktu.Vakit kaybetmeden güne dinç bir şekilde uyanabilmek için hemen başımızı yastığa koyduk.Münih'te ilk gecemdi.

Bundan tam 203 yıl önce, Sakson-Hildburghausen-Altenburg prensesi ve sonradan Bavyera kraliçesi olan Therese’yi kendine eş olarak seçen ve kutlu düğününü taçlandırmak için tüm Münih halkını kale kapılarının dışındaki geniş alana davet eden I.Ludwig, diğer adıyla 1832’de Yunanistan kralı olan Otto, tertip ettiği eğlence ve at yarışlarının geleneksel bir hal alarak nesiller boyu sürecek bir festivale dönüşeceğini nereden bilebilirdi ki? Eğlence ve at yarışlarının düzenlendiği alan yeni kraliçeye atıfta bulunularak Theresienwiese, Theresie’nin çayırı ismini aldı. Kutlamaların takvimi değiştirilerek,başlangıç tarihi, daha iyi hava koşullarının sağlanması adına Ekim ayından Eylül ayına alındı.

1810'da I.Ludwig ve Teresa'nın düğünleri şerefine Münih kentinin dışında düzenlenen at yarışları Oktoberfest'in atası sayılmaktadır.Heinrich Adam'ın tablosu 1823'te düzenlenen at yarışlarını resmetmektedir.   
Sabahın kör bir vaktinde,Münih metrosunda bizi alıp eğlence yumağının kucağına bırakacak olan bir sonraki hattı beklerken bunların hangisi aklımdaydı ki doğrusu? Uykusunu tam alamamış ve kan çanağına dönmüş gözlerimi açık tutabilen tek şey Münih’in kuru soğuğu ve buz estiren rüzgarı idi.Diz boyu uzayan bir çeşit deri pantolon olan geleneksel lederhosen,Baveyralı kadınlara özgü bir elbisesi olan dirndl giymiş bir avuç alman genci de bizimle birlikte duraktaydılar.Metronun yaklaştığını müjdeleyen siren sesine kadar sayıları dakikalar içinde hızla çoğaldı.Tıka basa dolu olan metronun içinde ise nasıl bir atraksiyonla karşı karşıya olduğumu daha iyi idrak ettim ve bunun ilk ibarelerini gördüm.Her durakta çığ gibi büyüyen, yerel Bavyera kıyafetleri giymiş alman gençleri,ellerindeki biralarla gününü gün etmek,festivalin tadını çıkarmak için yola koyulmuşlardı. Sarışın,esmer,çeşitli ten ve saç renginde Bavyera gençleri,çoğunluğu japon turistlerden oluşan yabancılar, bu ilgi çekici geleneği yaşatmak ve eğlenmek için öyle iştahlıydılar ki.Festival alanının bulunduğu durakta indik ve merdivenlerden alana doğru yönelen insan selini güçlükle atabildiğimiz adımlarla takip ettik.Mavi,yeşil,kırmızı renkteki kareli gömlekleri,koyu veya açık kahverengi renkte,türk güreşçilerin giydiği deri kispeti andıran desenli pantolonlarıyla erkekleri,diz boyu etekleri,seksi göğüs dekolteleri ve belikli örgülü saçlarıyla alman kızları etrafımızda karınca gibi sıklaşmaya başladılar. Gece yağan yağmurun ıslattığı renkli sokaklarıyla tahta bira çadırlarının günler öncesinden kurulduğu festival alanı Wiesn’e gelmiştik.İlk amacımız aceleyle günümüzü geçireceğimiz festival çadırını ve bizi onun önünde bekleyen Ulrich,Mark,Sebastian adında bazı alman gençlerini bulmaktı. Alan giderek kalabalık bir hal alıyor,gece sessizliği yerini ayak seslerinin yoğunluğuna ve gülüşmelere bırakıyordu. 19. yüzyıl’da, Bavyera’nın güç ve ihtişamını simgelemek amacıyla yüksek bir mevkiye yaptırılan aslanlı kadın heykelinin önünde, yapısı itibarı ile dışarıdan bakıldığında Alplere özgü ahşap dağ evleri olan şalelerin benzeri ahşap bir çadırın önüne geldik. Schützenfestzelt,nişancıların festival çadırı, 4.000 kişiyi aşan kapasitesiyle bugünkü adresimizdi.



Önümüzde yaklaşık 100 metreyi bulan bir kuyruk oluşmuştu ve henüz saat sabahın 6’sı bile değildi. Gün ağarmamıştı ve ben, bir taraftan ısınmak için çaba gösteriyor bir taraftan da ara ara seyrelen bulutların arasından Bavyera gökyüzünde inci gibi parlayan ay’ı seyrediyordum. Kapıların açılacağı anı beklerken yanlarında getirdikleri bira kasalarıyla içki tüketimine erkenden başlayan almanların ufak tefek taşkınlıklarına güvenlik anında müdahele ediyordu. Güneş bulutların arkasından ürkekçe kendini göstermeye başladığında arkamızdaki kuyruk 2 kilometreye kadar uzamıştı. Alman çocuklarla sohbete koyuldum. Almanların denildiği kadar soğuk bir millet olduğu bir gerçek lakin ilerleyen bölümlerde bunun sebeplerine ayrıca değineceğiz. Vakit bolca muhabbetle geldi geçti.Beklemekten başka çare de yoktu.
Çadırın önüne gerilmiş olan güvenlik şeridi açıldığında önümüzde ve arkamızda sabırla bekleyen insan seli ilk giriş kapısına yığıldı.Ön sıralarda olmamıza rağmen birbirini iten insanların arasında konserve kutusuna sıkışmış balıklar gibi kalakaldık.Nihayet kapının açılması gecikmedi ve çadırın ana girişine kadar olan mesafeyi küçük adımlarla yarım saatlik bir sürede yürüdük.Bira çadırının içerisine girmeyi ilk başaranlardan olmamıza rağmen boş masalarda kapılacak bir kişilik yerin dahi önemi büyüktü.Bunu başarmak için sağa sola kaçışan almanlarla çarpışmak kaçınılmazdı.Bir köşede,sahneyi kenardan gören bir masayı tutmayı başardık neyse ki.Bu bizim için büyük bir şanstı.Çünkü çadıra girmeyi başaranların yarısından fazlası günü ayakta geçirmeye mecbur kalacaktı.Bu genişçe yapının merkezi rezervasyon yaptırmamış olan ziyaretçiler için ayrılmıştı, çevresinde ise önceden yer ayırtmış olan kişilerin masaları mevcuttu ki bunlara oturmak yasaktı.Resmi prosedür henüz bira servisine imkan vermiyordu. Atların çektiği arabalarla festival alanına giriş yapacak olan Münih'in belli başlı önde gelen bira üretim evleri halkı selamlayacak,binlerce insanın içine sığdığı ana çadıra geleceklerdi.Burada saat 12'yi vurduğunda, Μünih’in belediye başkanı, sabırsızlıkla bekleyen tüm ziyaretçi ve halis muhlis yedi nesildir Bavyeralı neferlerin önünde bira fıçısına tokmağı çakacaktı.Akan mayalı ve köpüklü biradan buzlu bir bardak dolduracak,havaya kaldıracak ve «Prost!» diye seslenip şehrin misafirlerinin şerefine içecekti.Malesef bu etkinliğe sahit olma şansına sahip değildik.


O vakite kadar açlığımızı yatıştırmanın yollarını arıyorduk. Almanların geleneksel ekmeği brezel ve bir bardak Coca-Cola ile yetinmek şimdilik makul bir tercih olarak görünüyordu. Bu arada yaklaşık 1 yıl önce ülkemizdeki krize kurban verdiğim ve yeni bir hayat peşinde bu yabancı diyara çalışmak için gelerek yerleşen çocukluk arkadaşımı büyük bir heyecan ve özlemle karşıladım. O da bize katıldı. Söz eskilerden ve memleket hallerinden aldı yürüdü. O dakikalarda Almanların eğlence dendiğinde ne anladıkları konusunda ilk izlenimlerimi edinmeye başladım. Oturduğumuz masa üzerine vakit öldürmek üzere atılan iskambil kağıtları, meşrubat ve hardal eşliğinde afiyetle mideye indirilen Avusturya ve Bavyera'ya özgü sosis Weisswurst. Geçmişine bu kadar bağlı ve sadık bir ırk! Bunu her adımda biraz daha fazla fark etmeye başlamıştım. O esnada çadırın arka kısmında bulunan geniş mutfaktan güzel kokular gelmeye başlamıştı. Her çeşit domuz ve tavuk eti, salata, tava’da sote edilmiş veya fırınlanmış sebze ve pişmiş yemekler masalara servis ediliyordu. Böylesi bir bayram gününde amaç da yiyip içmek, hoş vakit geçirmek dışında birşey olamazdı. Arkamızdaki masalarda yaşları yetmişi geçen bir masa dolusu Bavyera soylusu yaşlı alman büyük bir nezaketle yemeklerini yiyorlar ve biralarını tokuşturduktan sonra iştahlıca içiyorlardı. Özenli bir şekilde süslenmiş çadırın her bir tarafı gökkuşağı renklerine bezenmişti. Hınca hınç içini dolduran insanlar da giysileri ve tavırlarıyla aynı ölçüde bir renklilik sergiliyorlardı. Çadırın merkezinde bulunan sahnenin üzerindeki orkestra geleneksel Bavyera müziklerini çalmaya başladığında karınları doyan almanlar bira için sabırsızlanmaya başladılar. Herkes masaların üzerine çıktı ve orkestra müziği kesti.

Çadırın giriş kapısından giren bandonun askeri marşlara benzeyen müziği duyulmaya başladı. Aynı anda, tüm almanlar hararetli bir şekilde ellerini birbirine vurmaya, ayaklarıyla masaların üzerine marş-marş ritminde adımlarla ritmik sesler çıkarmaya başladılar. Bando müziğine tutulan tempo ve genel ortam askeri çağrışımlar sergiliyordu. Yanımda bulunan ve ekseriyetle Alman arkadaşları olan bir türk arkadaşım: «Ne bekliyorsun, Hitlerin çocukları değil mi...» dediğinde o kadar da uzun boylu olmasa da çadırın etrafını turlayan bando ve müzisyenlerinin tam bir disiplin ve şefin el kol hareetleriyle müziğe yön vermeleri...askeri bir geçmişin günümüze tezahürü gibiydi. Bandonun ritmik melodileri içerideki havayı daha bir ateşlemişti.Aynı olağanüstü disiplin ve tertiple çadırı terkeden müzisyenler grubunun ardından, şimdi sahneye orta yaşlı bir alman sunucu çıkmış ve elindeki mikrofonla geri sayımı yapmaya hazırlanıyordu. Saat tam 12’yi gösterdiğinde 10’dan geriye doğru saymaya başladı ve büyük bir alkış tufanının ardından, o an çadırın içinde karınca sürüsü gibi kaçışan garsonların ellerinde sayıları bazen 10 bazen de 12’yi bulan büyük bira bardaklarını büyük bir rahatlıkla kaldırıp göğüsleri boyunca kaldırarak masalara taşıdıklarını gördüm. Eğlence başlamıştı!Kırmızı yanaklı şişman alman aşçıları büyük tahta tepsiler üzerinde her et düzeni yiyecekler, taze sebze ve salatalıkları şenliğin başladığı dar koridorlardan taşıyıp konuklara servis ediyorlardı.Renk cümbüşü süslemeleriyle çadırdaki ambiyansı ellerindeki sepetlerle brezel ve hediyelik eşya satan belikli örgülü sarı saçlarıyla güzel alman kızları tamamlıyordu.







Geleneksel Bavyera folk müziği ile dönüşümlü olarak eski-yeni popüler yabancı şarkılar eşliğinde dans eden kalabalık halinden memnun görünüyordu. Bizim içinse, litrelik Löwenbrau biralarımızı havaya kaldırarak yüksek sesle «Prost!» demenin vakti gelmişti. Şimdi eğlence rayına girmişti işte... Saatler birbiri ardına devirdiğimiz soğuk biralar ve belirli aralıklarla kesintiye uğrasa da devamlı olarak çalan müziğin ritmlerinde geldi geçti. Bir ara acıktığımızı farkedebildik neyse...Sipariş ettiğimiz spätzle, un,tuz ve yumurta’dan yapılan makarna türü hamurun tavada taze soğan ve kaşerle sotelenmiş haliydi. O saatte açlığımı gidermekten başka düşüncem olmasa da oldukça lezzetli olduğuna da söylemeyeliyim.


3 litre bira yeteri kadar başımı sallamaya yetmişti. İnsan rezilliği ve tarif etmeye yüzümün el vermediği tuvalete gidip gelme nöbetleri de cabası. Bu sayede çadırın içini de gezme fırsatı bulmuştum. Herkeste kafa öylesine kıyaktı ki...Bu esnada masamıza bir grup kız gelmiş, alman arkadaşlarla koyu bir muhabbete koyulmuşlardı. Kalabalığın giderek artmasından artık güçlükle nefes aldığımız bir anda dışarıya çıkma kararı aldık. İlk gün için bu kadar eğlence yeterliydi.

İnsanların içinden sıyrılıp kendimizi aslanlı Bavyera heykelinin eteğindeki merdivenlere nasıl attık bilmiyorum. Burası tüm Wiesn’i tepeden gören bir manzaraya sahipti. Uzun saatler kapalı bir ortamda olmanın verdiği boğulma hissi temiz havanın etkisiyle birden kendini bir ferahlığa bıraktı. Bir tuvalet molası daha verdikten sonra nihayet kendime gelebildim. Etraf içkinin etkisiyle kendini kaybetmiş, boylu boyunca çimlere uzanmış, buz gibi soğuk havaya rağmen üstü çıplak gezinen insanlarla doluydu. Dakika başı baygınlık geçiren veya alkol komasına giren insanları toparlamaya gelen ambulansların siren sesleri, devriye gezen emniyet güçlerinin olası kargaşalar için tetikte bekler hali, alkolden önünü görmeyen ve ayakları birbirine dolaşan almanlar...Herşey öylesine iç içe geçmişti ki insanın kafası allak bullak oluyordu. O vakit feci bir şeker eksikliği hissettim. Tatlı bişeyler yemem gerekiyordu. Neyse ki, festival alanında bulunan sayısız seyyar büfe geniş bir seçenek ağı sunuyordu. Şekerle kavrulmuş badem, çilek, çikolata gibi her çeşit tadın üzerine dökülerek dondurulduğu saplı muz şekerleri, seçenek boldu. Bunların arasından tercihim çikolatalı muz oldu ve bundan pişmanlık duydum diyemem.



Münih’te güneş batarken gece karanlığı caddeleri eğlencenin dorukta olduğu bir noktada gelip sarmalıyordu. Trafik ışıklarını takip ederek bir sürü yaya geçidini geçtik. Tek istediğim hızlı bir biçimde, karanlık tam çökmeden metroya yetişip şişen ayak tabanlarımı evde dinlendirmek, geldiğimden beri hiç görmediğim Ömer abimle hasret gidermekti. Böylesine hareketli bir günü geride bırakmış olmanın rahatlığı diğer yandan da güzel geçmiş olmasının mutluluğu vardı içimde. Zil zurna sarhoş yerli almanların ve yabancı turistlerin kahkahaları her tarafı inletiyordu. Artık bu tip aktiviteler için biraz yaşlanıyordum sanki...Artık konuşmaya dahi mecalimin kalmadığını anlayana kadar Ömer abiyle uzunca muhabbet ettik. Karnımı doyurup seyahatimin bir sonraki gününün bana getireceklerinin heyecanı ile kendimi yatağa attım.Ne gündü ama...


Avrupa kıtasının en doğu noktasındayım.Büyük İskender bile buradan daha doğu’ya geçerken ezdiği barbar sürülerinin üzerinden Asya’ya ayak bastığının farkındaydı.Eminim ki o zaman dahi “Senin işin gücün yok mu?Parana yazık.Pella’daki sıcak yatağını,kadınları(?) ve şarabını bırakıp ne aramaya gidiyorsun elin cahil barbarlarının peşinden” diyen gerizekalılar çıkmıştı karşısına.Ne iyi etmiş de dinlememiş onları.Adını tarihin altın sayfalarına yazdırmak bir kenara dursun,son nefesini verirken görüp fethettiği memleketler,daha bin yıl yaşasa görüp tanıyamayacağı insan kabileleri,Doğu’nun gül ve baharat kokan şehirleri,çağlayan ırmaklarından içtiği buz gibi sular,Hindistan ormanlarında uğuldayan yaprakların hışırtısı, inleyen fillerin ve rahatsızlık veren maymunların sesleri,ta Himalayalar’da kıçının donduğu anlar,anılar yanına kâr kaldı.Anımsattıkları iyi veya kötü şeylerle,ruhunu teslim ederken o anların her birini tek tek gülümseyerek hatta gülerek hatırlamıştır.Eminim.Bir gün dünyadan gideceğini bilmenin ağır hissiyatına karşı her nefeste bir adım daha öteye gidebilmenin verdiği hafiflik.Kaçımız sevebildik,kaçımız anlayabildik ki bu duyguyu?

Aslında uçağa binmezden önce aklımda bunların hiçbiri yoktu.Vücudu,içine giren mikroplarla savaşını sürdürürken,arkadaşım yine de gülmeye ve beni güldürmeye çalışıyordu.Ne iştah!Sabahın köründe havaalanındaki bir kafe’nin konforsuz koltuklarına yaslanmış,yarı baygın haliyle dakika başı sümkürüyordu.Ben ise fiyatını tam hatırlamadığım ama parasını verirken epey canımın yandığı,plastik bardaktaki sert espresso kavhesini yudumlayarak bedenimi uyanık tutmaya çalışıyordum.Asırlar önce karaborsa’da satılan bu nimeti insanoğluna bahşedilmiş en büyük lükslerinden biri olarak görürüm hep.Uçuş saati yaklaşırken bekleme salonunun hıncahınç dolu koltuklarından gözümüze bir boşluk kestirip kendimizi oraya attık.Matematik mi,bilgisayar mı?Bilmediğim bir dalın dehası olduklarını zannettiğim bir grup genç hintli yan koltuklardan bana doğru kaçak bakışlar atıyordu.Aralarındaki konuşmaları anlamasam da meraklıca dinledim.Ne garip!O kadar rahattılar ki.Kızlardan bir tanesi ayakkabılarını çıkarmış,çıplak ayaklarının üzerinde bağdaş kurmuştu.Bir diğeri sıska kollarını kaldırarak bitkin bir halde elini alnına götürerek hintli kadınlara mahsus bir süs olan bindi isimli parlak süs takısını elleyip duruyordu.Karşısındaki oğlan ise şık giysilerinin içinde önündeki dizüstü bilgisayara dalmış birşeyler yazıyordu.Bu çok renklilik hoşuma gitmişti.İtiraf etmeliyim ki bu rahat tavırları bana memleketimde yaşayan çingeneleri hatırlatmıştı.Nereye giderseler gitsinler aynı rahatlık ve pişkinlikle oldukları yere çöreklenmeyi pek de iyi bilirler.Bir ara gözüm karşı köşede tartışan iki kişiye takıldı.Sonradan rusça konuştuklarının farkına vardım.Bir tanesi koltuğa yaslanmıştı.Öbürü ise üzerine çökmüş alacaklı gibi birşeylerin hesabını ondan soruyormuş veya geri iade etmesini istiyormuş gibi talepkârdı. Belki de iki gram eroin için gecenin ve bekleme salonunun huzurlu ortamını tam bozacaklardı ki ayaktaki adam çekti gitti.Önümde dünyanın 72 milletinin resmi geçit töreni vardı.Telaş içinde kalabalık nüfuslu ailesini bavullarıyla birlikte peşine takmış olan sakallı bir müslümanın Fas’a yada Dubai’ye gider gibi bir hali vardı.Hemen yanımda nereden olduğunu bilmediğim yaşlıca bir amca horultusuyla ortalığı inletirken dördüncü rüyasını görmekteydi.O an kadın hosteslerle birlikte pilot ve yardımcısı göründüler.Hollandalıların hep uzun olduklarını söylerlerdi.Bu kadarını beklemiyordum doğrusu.Kırmızı yüzlerindeki sarsılmaz ifade işlerini ne kadar ciddiye aldıklarını gösterir gibiydi.Son kontrollerin için kuyruğa girdik ki ten renklerinin ve konuşulan dillerin çeşitliliği başımı döndürdü. Hemen arkamda İspanyol bir erkek ve Ekvatorlu mu Venezuela’lı mı hatırlamıyorum,kız arkadaşı vardı.Latin kadınlarının güzelliği anlatıldığı kadar var.Serin ve cesur bakışlar,dik bir duruş!İnsanın gardı anında düşüyor.Bir de tane tane konuşsalar... Gök mavisi uçağımızın içine bindiğimizde artık “o an”a odaklanmıştım.Uçuş tecrübesini ilk yaşadığımda kaptanın kalkış için tam gaz hızlanmasından ayaklarımın yerden kesildiğini hissettiğim o an’a kadar olan duygularım tarif edilemezdi.Çocukluğa dönüş gibi.Bilmem balerin’e bindiğiniz var mı.Yüz kez yaşasam yüzbirinci kez yine aynı hevesle yaşamak isteyeceğim bir deneyim.Bazı insanlar hep bulutların üstüne çıkmayı hayal ederler.Halbuki yukarıdan yeryüzünü seyretmek gibi keyif veren bir tecrübe daha yok.Yükseldikçe karıncayı andıran insanlar,binalar ve toprak.Bir arkadaşımın “Dikkat et,bak.Balkanları geçinceye kadar toprak ve yerleşim düzeni ne kadar dağınık.Geçtikten sonra ise ne kadar planlı ve düzenli bir şekil var” sözlerini hatırladım.Bir taraftan gözüm bu geçiş noktasını kaçırmamak için cam’a doğru kayarken diğer yandan uzun süredir test etmediğim ingilizcemin hollandalı hostesin kulaklarında nasıl duyulduğunu merak ediyordum.Parçalı bulutların arasından gökyüzü giderek kararırken,yeryüzünün git gide yeşillendiğini farkettim.Arkadaşımın bahsettiği değişiklik bu olacaktı heralde.Rönesans’ın Balkanlara kadar ulaşabilen ışığı!Şehir planlaması,devletin tarla ve arazi sınırlarını net biçimde belirleyerek sahiplerine dağıtması.Burada planlı ve adil bir biçimde gerçekleşmişti.Bizim oralar ise hem bölgenin dağlık coğrafi özellikleri bakımından hem de üç aşağı beş yukarı hesaplama mantığıyla iş yürütüldüğünden dağınık ve plansız bir görüntü çiziyordu.Zaten mahallemin periyodik olarak biriken çöpleri veya dere dibindeki toplu çöp atma alanlarının da daha önce gezip dolaştığım Ortaçağ’dan kalma eski şehirlerin “bal dök yala” tadındaki kaldırım taşlarıyla pek bir benzerliğinin olmadığını daha önceden görme imkanım olmuştu.Bu yüzden bu sınır kapısı niteliğindeki geçiş noktasında göze çarpan değişime de bir açıklama getirmekte zorlanmadım.Tıpkı daha önceden aşina olduğum bir diğer duruma da hazırlıklı olduğumdan hiç şaşırmadığım gibi...Yağmur’u severim.Fakat batının bu köşesinde insanların günlük yaşamlarının büyük bölümünü bu gerçekle yaşamak zorunda olmalarını onlarla birlikte yaşıyormuş gibi hiçbir zaman hazmedemedim.Amsterdam’ın bir ada olmadığını biliyordum.Ama uçağın camına vuran yağmur damlacıklarını izlerken aşağıda dört bir yanı sularla kaplı olan bir şehir gördüm.Sırayla dizilmiş arabalar,futbol sahaları,bakımlı bahçeleri ile müstakil evler ve ufukta,daha ötede deniz.Etkileyiciydi doğrusu.Büyük kentlerde yeşil'e rastlamak imkansız diye bilirdim.Gözümün aldığı yer orman ve ağaçtı.Küçük bir ormanı andıran ağaç dizelerinin ortasından geçen asfalt yolun uzayıp gittiği yönü takip ederken yere değen tekerleklerin sarsıntısıyla ırgalandım.


Amsterdam
Pasaportumu isteyen polis beni “Kalimera” diyerek karşıladığında uçağın yanlış ülkeye indiğini zannederek irkildim bir an.Şüpheli gözlerle beni süzüp “Kalo taksidi” dediğinde halen şaşkınlığımı üzerimden atmış değildim.Az sonra yeni uçağımıza bineceğimiz girişin önündeki koltuklarda cama vuran yağmuru izliyordum.“Schiphol Amsterdam”'da,yolcunun rahat etmesi için herşey düşünülmüştü.Zamanın yavaş akmaya başladığını hissettiğim bir anda türkçe konuşan bir grup gence rastladım.Konuşmadık.Ama öğrenci olduklarını anladım.Babalarının cüzdanı onlara iyi bir eğitim sağlayacak kadar şişkin olan bir kız ve iki üç oğlan.Hollandalı yolcuların aralarında konuştuğu kaba saba dilden anlayabileceğim bir kelime ayıklayamadan havaalanı görevlilerinin titiz ötesi aramasına tabi tutulup yandaki bekleme salonuna geçtik.Nihayet!Amsterdam’ın fazlaca yabancı çeken bir şehir olduğunu düşünsem çok mu abartmış olurdum?Önceki uçaktaki milletler silsilesini,kıpkırmızı yüzleriyle,bekleme salonunu dolduran sarışın ve renkli gözlü halis muhlis ingilizleri görünce öyle düşünmüştüm yine de.Kısık sesle birbirlerine söylediklerini anlamaya çalışıyordum.Bana doğru bir iki kaçak bakış atan ergen ingiliz kızı anne ve babasının tartışmasına pek de aldırmıyor gibiydi.Yaşı epey ilerlemiş bir çiftin ise heyecanlı ve coşkulu muhabbeti ve sonunda tebessüm etmeleri beni kıskandırdı açıkçası.Yeniden havalandığımızda artık önümüzde ucsuz bucaksız deniz vardı.Ufuk’ta kara görünmüyordu.Bir yandan kıta Avrupasının kuzey kıyılarının oluşturduğu kıvrımları seyrederken diğer yandan bulutların gölgesinin yansıdığı denizin ortasında ne kadar küçük göründüklerinden habersiz olan yük gemilerine daldım.Denizin yüzeyi çizgi çizgi dalgalar oluşturmuştu sanki.Düşsen tozun kalmaz!Lezzetli bir sütlü tatlıyı andıran sık bulutların üzerinde güneş ışığının oyunu vardı.Bulutların arasından sıyrılıyor,denizin üzerini pul pul parlatıyorlardı.Bulutların gizlediği yüzey ise karanlıklar içindeydi.Monitörden uçağın karaya yaklaştığını gördüğümde ada’nın deniz boyunda uzanan öncü kıyılarını gördüm.Suyun içine saplanmış bir dizi yel değirmeni ve sarp kayalıkların yanında bataklığı andıran su birikintileri.Tipik ingiliz taşrası,Lord of the Rings filminden sahneleri andıran kesitler sunuyordu.İki arabanın zorlukla sığdığı dar asfalt yollar tahta çitlerle çevrilmiş iki katlı bahçeli evlerin önünden geçiyor,küçük yerleşim bölgelerini birbirine bağlıyordu.Karanın içlerine doğru ilerledikçe yerleşimler gri bir ton almaya başladı.Hem evlerin çatıları hem de küçük-büyük ölçekte sanayi yapıları tüteyen bacalarıyla melankolik bir hava'nın esintilerini sunuyordu.Uçak sağlı sollu manevralar yapmaya başladığında gözlerim halen aşağıya bakarak varmak üzere olduğumuz ve görmeyi beklediğim “büyük” şehri arıyordu.Onu asla göremeyecek olmamın sebebi aslında küçük olması değildi.Birçok büyük kentte olduğu gibi yaşam alanını katleden ve insanı nefessizlikten boğulacak duruma getiren beton yığınlarının aksine şehir ağaçlık ve yeşil alanlarla çevrili biçimde küçük bir merkez etrafında genişleyip gidiyordu.Kavisli bir biçimde yeşil ağaçların ve seyrek evlerin üzerinden yarım daireyi andıran bir rota çiziyorduk.Bulutların arasından uzak bir noktada sıra sıra fabrikalar ve birçok arabanın bulunduğu geniş park alanları gördüm.Sonra şehrin eteklerine doğru yaklaşırken daha önce uzay belgesellerinde izlediğim fıstık yeşili renkte tepelerin arasında oluşmuş krateri andıran boşlukların içinde minik göletler oluşmuştu.Tepelerin etrafını saran bulutlar mekanı yerküre dışında bir ortam gibi aksettiriyordu.Halen ufukta neredeymiş bu “büyük kent” diye kendime sorup dururken uçağımız evlerin üzerinden inişe geçti. 

Manchester 
“Buraya niye geldiniz?” diye dönüp bana sorduğunda verdiğim cevabın kendisini pek de içten tatmin etmediğini bilerek sorunsuz şekilde ilerlememe izin verdiği için kadın polis’e minnettardım.Aşırıya kaçmayacan ve yerel ihtiyacı karşılayacak büyüklükteki havaalanının peş peşe sıralanan koridorlarını takip ederek dışarıya çıktık.Beş dakika arayla şehir merkezine düzenlenen tren seferleri istikametimize ulaşmak için en cazip yoldu. Aklımızda bir an önce merkeze varıp önce kalacak bir yer sonra da dışarıya çıkıp yiyecek birşeyler bulmak vardı.Az sonra konforlu bir trenin kompartımanında ip gibi sıralanan evlerin,bol ağaçlı mahallelerin arasından küflü tren raylarında yol alarak sıklaşan ve birbirine yapışık tuğladan yapılmış eski binaların bulunduğu merkeze vardık.Her tren garı kadar kalabalık istasyonda herkes hızlı adımlarla bir yere yetişmek için acele ediyordu.Havanın ne kadar soğuk olduğunu dışarıya çıktığımızda anladık.Geride bıraktığımız yerdeki sıcaklık derecesini dikkate alırsak bir günde yazdan kışa geçiş yapmış gibi hissediyorduk. Sokaklarda hararetli bir akşamüstü hareketliliği, henüz farkına varamadığımız halde bize çok yakın olan şehir merkezini sora sora iki sokak ötede bulduk.Yer yer bina edilmiş modern yapıların arasında bir-iki asırlık ömür biçtiğim taş ve tuğladan yapılmış yapılar ilk dikkatimi çeken şey oldu.Birçoğu mat renklerde geniş bir cadde boyunca sıralanıyorlardı.O cadde boyunca yürümeye koyulduk ki yağmur mu,yorgunluğumuz mu,arkadaşımın bitkin hali mi yoksa gördüğümüz ilk otelin tabelasında yazan bize cazip gelen fiyat mı bizi onun içine sürükledi anlayamadım.“The Britannia” oteli dışarıdan ihtişamlı görünen eski bir binaydı.İçeriye girdiğimizde resepsiyonda iki türk oda rezervasyonu yapmak için uğraş veriyorlardı.Doğrusu o günlerde şehirde otel odası bulmaya çalışan bir türk’e rastlamak o kadar da şaşılacak bir olay değildi.Telefon merkeziyle tam on dakika boyunca bir oda ayarlayabilmek için konuştum.Otel rezervasyonu konusunda İngilizlerin yoğurdu nasıl yediklerini öğrenmek için cebimizden biraz fazla para çıktı.Daha ucuzunu bulabilirdik.Bunu da itiraf etmeliyim.Yine de o kadar yolu geldikten sonra kuş tüyü de diyemeyeceğim yatağa kendimi attığımda huzuru satın almanın zevkini yaşıyordum.Arkadaşım açlığını unutup uykuya dalmışken gözüm duvarda üst üste asılı olan ve Belle Époque dönemi ingiliz kadınlarının resmedildiği iki tabloya takıldı.Otelin eski olduğu gerçeğinin üstü biraz tarihi hava katılarak kapatılabilirmiydi?Eski bir tahta masanın üzerindeki kırmızı cilt kapaklı şehir rehberine biraz göz gezdirdikten sonra kalktım ve giyindim.Karanlık şehre çökerken biz insanlarını ve lezzetlerini keşfetmek üzere dışarı çıkma kararı aldık.Otelin hemen önündeki yaya geçidinden karşıya geçerken yağmurun ısladığı şehir sokaklarından yansıyan araba ve otobüs ışıklarının yüzüme vurması beni rahatsız etti.Yağmur ve soğuğun buradaki insanların birlikte yaşamaya alışık oldukları iki unsur olduğu kesindi.Hiç de tipik Avrupalılara benzememelerine rağmen bu konuda bir fransız veya bir almandan asla geri kaldıkları söylenemez.Göğüs-bağır açık gezdiklerini görünce kanım dondu,içim üşüdü.Yolun karşısındaki tramvay durağının hemen arkasındaki ana meydan Piccadilly Gardens’tan hızlı adımlarla geçtiğimizde açlığımıza ilacın bu kadar yol geldikten sonra “Burger King” tarzı bir yiyecek olamayacağı ikimizin de ortak fikriydi.Şehrin mağazalarının kepenklerini indirmeye başladığı bir vakitte giysi dükkanları ile dolu dümdüz bir caddeyi sonuna kadar yürüdük.Sık aralıklarla gördüğümüz sokak sanatçıları ile randevumuzu ilerleyen günlere erteleyerek bize henüz yabancı olan şehir sokaklarını belleğimize kazımaya çalıştık.Eğer kaybolursak yolumuzu tekrar bulabilelim diye.Yollar beklediğim kadar temiz değildi.Telefonla evimize yaşam sinyali göndeririz umuduyla girdiğimiz bir telefon kulübesindeki sidik kokusu,sigara izmariti ve çöpler Londra’nın meşhur kırmızı telefon kulübelerinin önünde hatıra fotoğrafı çektiren bir cümle insanın hiç anlatmadığı bir gerçekti.Epey yürümemize rağmen bize ilginç gelebilecek ve o şöyle bir kenara dursun aç karnımızı doyurabileceğimiz birşeyler satan bir dükkan bulamamıştık.Loş ışıklı bir sokak arasındaki Fish & Chips satan dükkan ve hint kökenli sahibi ile doğunun döner lezzetini ta buralara ithal etmekte pek de başarılı olmuş gibi görülmeyen diğer bir mekan gözümüzü doldurmadı.Karanlık yüzünden şeklini tam olarak seçemediğim bir ortaçağ kilisesi ve şehrin içinden geçen kanalın üzerindeki eski bir köprü,şehrin ana merkezi ve çarşısı olduğuna karar verdiğimiz kare biçimindeki alanı turlayıp tekrar meydana çıktığımız noktaydı.Bir levha Roma İmparatorluğunun kuzeyde medeniyeti ni taşıdığı en uc nokta olan ve Keltler burayı genişletmeden evvel şehre adını veren antik askeri üs "Mamucium" kalesinin kalıntılarının bulunduğu yönü gösteriyordu.Malesef burayı gezme imkanını bulamadık.Artık açlıktan isyan edecek duruma gelmiştik ki iki saat önce yanından geçip burnumuzun dibinde olmasına rağmen farkedemediğimiz güzel ve temiz bir pizza restoranına kendimizi attık.Karışık taze baharat kokuları içinde büyük bir pizza ve bira.Artık güzel bir uyku için gerekli tüm şartlar oluşmuştu. 

Manchester'in ilk yerleşim bölgesi olan askeri üs:Mamucium
Geceden açık kalan televizyonun gürültüsüyle uyandım.Bu panik halinden nefret ederim. Manchester'da iki kadın polis memurunun el bombası ile öldürüldüğünü haber geçen sunucu ve zanlının eşgali gözümün içine girecekti neredeyse. Dünün yorgunluğunu üzerimden atmama rağmen yatağımdan kıpırdamadan bir saat kadar temcit pilavı gibi dört gün boyunca hep kendini tekrarlayacak olan aynı haberleri izledim durdum. Maça saatler vardı ve biz hem kahvaltılık birşeyler bulmak hem de nihayet şehri gündüz gözüyle görebilmek, insanlarının günlük meşgalalerine tanık olabilmek için dışarıya çıktık. Değişmeyen tek şey olan yağmurun refakatinde meydana indiğimizde günlük koşuşturmaca ve telaş içindeki ingilizleri ve onlara karışmış kimi hrıstiyan kimi müslüman farklı renkteki doğu halklarını gördük. Londra'ya hiç gitmedim. Ama bu sosyal fizyognominin farklı unsurlarını daha büyük bir ölçekte orada da görebileceğimi o anda aklımdan geçirdim. Yaşadıkları yerde yabancılık çekmedikleri her tavırlarından belli oluyordu. Entegre bir görüntü çiziyorlardı.Sırt çantalı lise öğrencileri,yaşlı emekliler ve orta yaşlı işçi sınıfına karışıp geniş ticari caddeden geçerek iki asırlık tarihi binaların büyük alışveriş merkezleriyle yan yana olduğu bir bölgeye geldik.Modern Futbol Müzesinin önünden, Hard Rock Cafe ve benzeri kafe ve kulüplerin bulunduğu üstü kapalı bir pasaja girdik. Şehrin gece hayatının kalbinin attığı sokağın tam ortasına düşmüştük. Bir bar’ın girişine levha olarak asılmış ve Haziran 1937’de söylediği “Terbiyenin sıkıcı olduğu bir dakikaya dahi inanmıyorum. Okuyan zümrenin bir dakika dahi çöp ve sansasyon hevesli haberler istediğine inanmıyorum. Bir gazete... misyonunu tamamlayabilmek için bilgilendirmeli, eğlendirmeli ve eğitmeli...” sözünün yıllar sonra çok uzaklardan gelen bir yabancıyı ne denli düşündüreceğini lord Kemsley adlı gazete editörü hiç düşünmüşmüydü acaba? Ne de söylediklerinin zamanın ne kadar ilerisinde ve bugün dahi güncel olduğunu tahmin edebilirdi.


Gecenin ilerleyen saatlerinde tekrar uğramak üzere o sokaktan ayrıldık.Eski yapıların önünden ilerleyip anlarımızı ölümsüzleştirirken bildiğin kılçıksız balık ve kızarmış patates'ten ibaret fish & chips’i denedik. Meydanda bulunan bir bahis merkezinde televizyonda izledikleri tazı yarışlarını heyecanla takip eden ingilizlerin kumara olan tutkusuna bizzat şahit olup dışarıya çıktık ki ne görelim.Sarı-kırmızı renk birden her yana hakim olmuştu.Avrupanın dört bir yanından gelen taraftar sürüleri meydanda birleşmiş ve polisin ısrarlı ve yakın takibinde her yanı tezahüratlarla inletiyorlardı. Buna rağmen sayıları,elindeki mikrofonla halkı hrıstiyanlığa davet eden ve uzun uzun İsa’nın insanlık uğruna çektiği çilelere ve kendini feda edişine vurgu yapan iki pastörün dikkatini dağıtmaya yetmemişti. Karınca gibi sağa sola koşuşturan insanlara aldırış etmiyorduk ki uzun caddeden sarı-kırmızı bir orduyu andıran bir taraftar grubu tezahüratlar eşliğinde yürüyüşünü meydanda sonlandırdı.Sloganlar,okunan bildiri ve az sayıda meşalenin yanması polisin tatlı dille taşkınlığı önleme çabaları sonuç verse de bu keşmekeş pastörlerin işini bozmak için yeterli olmuştu.İngilizlerin dinle aralarının pek de iyi olmadığını bilirim.Ama hrıstiyanlığın o ilk havarileri havasındaki bu hitabet uzmanlarının yaptıkları iş’te pek de başarılı olmadıkları onları dinleyen insanların sayısının azlığından belli oluyordu.“Pegasus kolonaları” ile dalgamızı geçip dilediğimizce gülerken henüz ingilizlerin futbola bakış açısını dün bildiğim halini o gün tecrübe edeceğim yeni şekliyle kıyaslama imkanım olmamıştı.Fakat otel'de kısa bir dinlenme molasının ardından sarı-kırmızı formalarımızı üzerimize geçirip ο efsane stad'a giden ilk taksiye bindiğimiz vakit o güne dek duyduklarıma göre kendimce oluşturduğum bir tabu yerle bir oldu.Kim demiş İngilizler soğuk insanlar diye?Gayet de kibar ve yardımsever insanlar.Aradığınız Akdeniz sıcaklığını belki bulamazsınız ama aklıma tanıma imkanı bulduğum kuzey Fransa’nın köylü tabakasından insanlar gelince yüzüne gülümseyerek dürüstçe konuşan ve az biraz espri yapmanın temel bilgilerine vakıf bir yabancı bulabilmek beni memnun etti.Adını hatırlamadığım taksici Korfu,Girit ve diğer bazı adalarda defalarca bulunmuştu.Yaklaşık yirmi dakikalık bir yolculuğun ardından efsane futbolcuların heykelleri tarihi Old Trafford stadının önünde bizi karşıladı.Futbol adına bu ortamın öğreteceği çok şey vardı.Yolu yukarı aşağı giden atlı polislerin kendinden emin havası alanda bekleyen ve az sayıda marur ingilizden daha çok olan türk taraftarın ayıyı ininde bastırma hevesini kaçırıyordu.


Stadın çevresini gezerken içeriye gireceğimiz kapının önündeki koridorda asırlık ingiliz devinin tarihinin devasa panolarla dönem dönem anlatılmış olması çok etkileyiciydi.Futbola aşık bir ülkenin gelecek nesillere aktarması gereken ne kadar köklü bir mirastı bu!Efsane üçlü, "The United Trinity",Best,Law ve Charlton yıllar önce bu stadın çimlerini eskitmişler,karşılığında tüm Manchesterlilerin sevgisini ve stadın önüne dikilen heykelleriyle ölümsüzlüğü ödül olarak kazanmışlardı.Tam karşılarında ise kulübe verdikleri hiçbir zaman unutulmayan sir Mutt Busby tek başına elinde bir futbol topuyla ve yüzündeki ılık ifadeyle sırıtır gibiydi.Derken zafer kazanmış ordu edasıyla stadın yanındaki köprüyü aşan taraftarımız girişin önüne vardı.İngiliz polisinin soğukkanlı yönlendirmesi ve bir nefes mesafedeki boylu atların uzaktan kumandalı oyuncaklar gibi kımıldamamış dahi olması asayişin temini konusunda şüpheye yer bırakmıyordu.İçeriye girdiğimizde o kadar heyecanlı ve mutluydum ki koklayarak sırt çantamda bomba ararken üzerine işeyen polis köpeğine küfretmek bile gelmiyordu içimden.Az sayıda merdiveni hızlı adımlarla çıktığımızda kıpkırmızı tribünleri ve geniş yeşil çim sahası ile “Düşler Sahnesi” önümüzdeydi.Sahayı çaprazdan gören tribünün sağına ve soluna bizim taraftarlar dolmaya başladı.Maçın başlama saatine kadar dinmeyen tezahüratlarla coşku bir dakika eksik olmadı. Giderek artan heyecanımın içinde tiyatro izler gibi maç izleme alışkanlığına sahip ingilizlerin nasıl bu kadar rahat olabildiklerini kendime sormadan edemedim.Bir de ilk düdük çalmadan üç dakika önce boş olan stadın hiç dolmayacağını sandım.Maçı mı unuttu bu ingilizler derken üç dakika içinde tribünlerde göz gezdirerek boş bir koltuk bulmaya çalışıyordum.Dakikliğin bu kadarına da pes doğrusu.Arabaların sol şeridi kullandığını,dümenlerinin sağda olduğunu önceden bildiğimden bunları hiç garipsememiştim.Fakat skor tabelasındaki saatin geriye doğru saydığını görünce ingilizlerin hayatlarının her detayında diğer avrupalılardan kaçmak,ayrılmak,kendi tarzlarını yaratmak ve böyle yaşamak için ciddi çaba sarfettiklerini düşündüm.Golü şanssız bir şekilde erken yememize rağmen coşku içinde aslanlar gibi savaşan bir Galatasaray ruhu vardı sahada.Sahayı rakibe dar eden,kendi evinde bile rahat ettirmeyen futbolumuz,sesi bir an olsun çıkmayan ingilizleri düşündürüyordu.Bir ara bir uğultu kalktı ki statta az olan tarafın biz olduğumuzu bana tekrardan hatırlattı.Ama o kadar.Tek bir ağızdan çıkarmışçasına göğe yükselen bir “Huuuu” sesi her yerde yankılandı.Son düdük çaldığında kopan alkış tufanı duyulmaya değerdi.Ön plana çıkan futbolun bir kavga ve şiddet nedeni olmaması gerektiği,bir oyundan ibaret olduğu gerçeğiydi.Şehre dönecek bir taksi bulmak için epey yürümek zorunda kaldık.Gece karanlığında bize aşina olmayan sokaklarda yürürken karşı yolda durmuş bekleyen bir taksiyi gördük ve koşarak içine atladık.Dolgun yanaklı,kırmızı yüzlü ve konuşmaya oldukça hevesli bir taksici Yunanistan'dan olduğumuzu öğrenince annesini görmüş gibi sevindi.Ekonomik kriz hakkındaki soruları futbol muhabbeti,ingilterede taksilerin çalışma statüsü ve taksicinin tatili için seçtiği yunan adaları izledi.Korfu,Girit yine tercihler arasındaydı.Sonraki gün Liverpool’u ziyaret edeceğimizi duyan taksici “Don’t go there.You’ll get a disease.” dediğinde bu iki şehir arasındaki “derin” sevgi bağlarıyla ilk kez tanışmış oldum.Arka planını pek araştırmamış olsam da aradaki bu husumette futbolun temel rol oynadığı kesindi.Manchesterliler takımlarını çok seviyorlardı ve yürekten sahip çıkan taraftarlardı.10 pound’luk ücreti ödeyip taksiden indiğimizde şehrin gece hayatına bir göz atmak için biraz iştahımız kalmıştı.Sabah keşfettiğimiz “barlar sokağı”na vardığımızda ingilizler eğlencenin fitilini yakmışlardı.Yol ortasında içkinin dozunu fazla kaçırıp aşırılıklar yapmayı çok sevdikleri her hallerinden belliydi.Önünde kalabalık bir kuyruk bulunan bir gece kulübüne girmeye karar verdiğimizde sırt çantamda taşıdığım forma ve flamanın bize engel olabileceğini hiç düşünmemiştim.Tepeden tırnağa bizi arayan kapı görevlisinden taraftar olduğumuzu gizleyemediğimiz an kendimizi tekrardan yolda bulduk.Yorgunluğa rağmen ısrarlı tavrımızla hemen karşıda bulunan bir diğer kulübün kapısından kim olduğumuzu farketmeyen zenci kapıcıdan habersiz içeriye girdik.Bunun için kapının önünden gelip geçen öğrencilere kanca takmaya çalışan yarı çıplak ingiliz kızlarının bize dil dökmesine gerek kalmadı.İçki kokan halı döşeli tabanı ile iki katlı gece kulübünde erken saatte bal kabağına dönüşecekmiş gibi hızlı hızlı eğlencenin doruklarına varan ingilizlere baktık durduk.Biralarımız bittiğinde ülkemizde o saatlerde başlayan eğlencenin zil zurna sarhoş eve dönen Manchsterliler için daha çabuk sonlandığının farkına vardık.Herşey hızla yaşanıyor ve bitiyordu.Soğuk hava ve boş sokaklarda esen rüzgardan şikayet ede ede elimizde bir pizza kutusu ile otelin yolunu tuttuk.


Liverpool 
Geç uyanmanın verdiği ağırlıkla toparlanmakta güçlük çeksek de otelimizin hemen altında,arka sokağa doğru giden köşesinde bir ağaç koğuğu kadar küçük bir yerde ekmek arası kaşerli ve domatesli sandviç satan dükkana iki gündür bileniyorduk.Gayet de lezzetli bir deneyimdi.Son yudumu alelacele yuttuktan sonra pahalı tren yolculuğuna karşı tercih edilen otobüsü alarak yaklaşık 45 dakika sürecek olan yolculuğumuza başladık.Durmadan yağan yağmuru izlerken bu ülkenin renklerine ve atmosferine ne kadar yakıştığını düşünüyordum.Şehrin çıkışında yaklaşık 20 metre uzunluğunda sivri çatısı göğe doğru yükselen,duvar kabartmaları ve demir kapısıyla ortaçağ'dan kalma bir şapel geçmiş zamana dönük çağrışımları tetikliyordu.Acaba hangi İngiliz kralı atlı şovalyeleri eşliğinde Manchester’a doğru giderken burada duraklayıp dua etmişti?Pek de düzgün döşenmemiş asfalt yolda ilerlerken solumuzda ve sağımızda tahta çitlerle çevrilmiş çiftliklerde yetiştirilen ingiliz atlarını gördük.Ne kadar kaslı ve kuvvetliydiler.15 Eylül 1830 sabahı dünya üzerindeki ilk raylı tren yolculuğunu yapan ingiliz işçiler acaba nasıl vakit geçirmişlerdi? Yaşları büyük de olsa eminim ki babasının aldığı ilk bisiklete binen çocuklar gibi şendiler. Manchester’dan aldıkları yünü Liverpool limanına geri taşırken zor şartlar altında eve götürdükleri ekmek mi yoksa dünyada tren yolculuğu yapan ilk insan olmanın verdiği duygu mu onları daha şanslı kılıyordu?Buna rağmen otobüsümüz istikametine vardığında dünya tarihinin seyrini değiştiren bu buluşun izlerini sürmekten çok adanın batısında yer alan bu şirin liman kentinin girişindeki üniversite binalarını seyretmeyi tercih ettim.Bize nazikçe meydana giden yolu tarif etmekle yetinmeyip bir de şehir haritası tedarik eden otogar görevlisi kadına teşekkür edip genişçe bir caddeye kadar yürüdük.Birden kendimizi antik yunan çağının o zarif yapılarının mimari uslubundan esinlenerek inşa edilmiş bir dizi modern müze ve galerinin bulunduğu bir meydanda bulduk.Tam ortasında büyükçe bir şadırvan ve hemen önünde büyük general Napolyon’a dünyayı dar eden ve ingilizlerin kahramanları olarak gördükleri kumandan Wellington adına yaptırılmış yüksek bir anıt bulunuyordu.Sağ tarafımızdaki Modern Art Gallery’yi ücretsiz gezme fırsatını kaçırmadık.Sanat’a olan ilgimize kuşku yoktu.Fakat ödevleri gereği o gün müzeyi ziyaret eden hepsi birbirinden güzel,muhtemelen Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencisi ingiliz kızlarını görünce içimizdeki sanat aşkı intihara teşebbüs etti.Cenneti Liverpool’da bulacağımızı bilsek çok daha önceden buraya ayak basmış olurduk.Kesin.Hızlı adımlarla müzeyi turladık ve bu kadar sanat yeter diyerek diğer müzelerin önünden her adımda kendini bize daha fazla sevdiren bu şehrin çarşısına kadar yürüdük.Çilli yüzleri,havuç rengindeki saçlarıyla bu şehrin insanları belli ki biraz farklı tel'den çalıyorladı.Liman kentlerinin temel özelliği olan,dört bir yönden insanların buraya gelmeleri ve kendi insanlarının dört bir yöne doğru yelken açmaları burada da değişmeyen bir faktördü.Bu dünyanın her yerinde aynıydı.Hareketli çarşısında gelip geçen bu tipik ingilizlere benzemeyen şehirlilerin "scouse" olarak bilinen değişik aksanına alışmaya çalışırken taze balık ve tuzlu su kokan şehrin arka sokaklarından çıkarak bundan tam 45 yıl önce dünya müzik tarihinin akışını değiştiren dört gencin ilk akorlarını bastıkları yeri düşünüyordum diğer taraftan.Elimde tuttuğum harita işimizi kolaylaştıracağı yerde bizi yönümüzden daha fazla saptırıyordu sanki.Geniş bir ticari caddeyi alaşağı ederken önümüze çıkan iki genç kızın bize tarif ettikleri yolun “Cavern Club”la hiçbir alakası olmadığını anladığımız anda belki bize “suya salmanın” zevkiyle hala kahkaha atıyorlardı.Neyse ki yolun üzerindeki bir kantinde bulunan bir genç kız ve erkekten aynı muameleyi görmedik ve biraz dinlendikten sonra küf ve balık kokan arka sokaklarda önce efsanevi “böceklerin” bir hayli pahalı hatıralık eşyalarının satıldığı dükkanı,az ileride de ilk kez sahne aldıkları “The Cavern Club”ı bulduk.Bir bodrum katında 24 saat kulakları patlatacak şiddette canlı müzik eşliğinde hediyelik eşya dolaplarının ve çeşmelerden akarcasına bardaklara dolan biranın arasında müziğe yeni bir ses ve moda getiren ve barış mesajını tüm dünyaya yayan bu zipidi gençler topluluğunun hatırası canlı tutuluyordu.


Dönüş yolunda bu şehrin koltuk altına “içindeki irlandalı” misali yerleşmiş olan müthiş bir irlanda pub’ına girmesek çatlardık.Deneyim yaşamaya değerdi.Aslına bakılırsa karşı kıyının insanlarıyla bu şehrin ilişkileri hiçbir zaman kesilmemişti.İngilizler irlandalıları sevmeseler de büyük ahşap kapının sürmesini açıp içeriye girdiğimizde kokladığım ağaç ve cila kokusu bana dostane bir ortama geldiğimi hissettirdi.Girişte oturan iki-üç çift,bar’da bira içen orta yaşlı bir adam ve dükkanın sahibi iki kadın ve arka tarafta birası önünde kitap okuyan bir genç kıza rağmen içeride ilginç bir sessizlik hakimdi.Bar’a oturduğumuzda denemek için bana sunulan tadını tarif etmekte zorlandığım ekşi bir birayı tiksinerek geri çevirdim ve önümdeki 24 çeşitten en hafif ve asitsiz olanını seçtim.Arkadaşım ise benim beğenmediğim birayı keyifle sonuna kadar içti.Mekanın sessizliğini ve çam koksunun burnumda yaptığı keskin etkiyi düşünerek burada erkenden içmeye başlayan bir müşteri o kafayla akşam evinin yolunu nasıl buldurabilir diye düşündüm.Giriş kapısında dalganan irlanda bayrağının altından geçip tekrar sokağa çıktığımızda bulutlu havanın yağmura dönmesinden korkuyorduk.


Fakat buraya kadar gelip de köklü mazisi,pomak inadına sahip hırçın futbolcuları ve avrupa futbolunun en ağır formalarından birine sahip olan bir diğer ingiliz devinin mabedi Anfiel Road’u görmeden dönmek düşünülemezdi.Mahalle diye tabir edebileceğim bir yere kurulmuş olan stadın önünde indiğimizde hayatının son sekiz yılının tüm tatillerini Girit adasında geçiren ve emekliliğinde adaya yerleşme hayalleri içindeki yaşlı taksiciyi oraya çeken şeyin ne olduğunu gerçekten merak ediyordum.İnsanlarının misafirperverliğini daha önce duymuştum.Yine de kötü niyetli düşünerek kendisine ikram edilen haşişlerin ve baş döndüren raki’nin verdiği haz’ı adadan vazgeçememesinin en temeli sebebi olarak görmek istiyordum.Günahını da almış olmayayım.Stat görevlisi stadın o gün ziyarete kapalı olduğunu söylediğinde üzüldük.Yine de oraya kadar varıp efsane maçların yaşandığı bu yapıyı görmek bizi tatmin etti.Şehre döndüğümüzde eskilerden bir hava taşıyan kraliyet binalarının süslediği ve ana caddeyi kesen sokaklardan birine doğru başımı çevirdiğim an denizi gördüm.Selanik’in rıhtıma inen yokuş aşağı caddelerini andıran bu yollarda şehrin ekonomik ve ticari nabzı atıyordu.Yoldaki insanların giyimi daha şık,arabaları daha bir pahalıydı.Borsa binası ve büyük şirket binalarının arasından denize doğru yaklaşırken bir otobüs durağında kitap okuyan bir kız ve pahalı saatini kontrol eden bir ingilize dikkatlice baktım.Merseyside’ın kalbinde,kral Albert’in inşa ettirip adını verdiği rıhtımdaki açıklığa indiğimizde sert esen rüzgar ensemizi traş edip geçiyordu.Bulanık sularının yarattığı akıntı yukarıya doğru uzayıp giderken demir bariyerlere yaslanıp körfezde demirli bir iki yük gemisine takıldım kaldım.Soğuğa daha fazla karşı koyamayıp Denizcilik müzesinin önünden yokuşu tekrar tırmanmaya başladığımızda varacağımız dik tepenin en yüksek noktasının ingilizlerin iddiasına göre Liverpool kalesinin ilk kurulduğu yer olduğundan haberimiz yoktu. Mevki,denizi kuşbakışı görüyordu.Kaleden geriye tek bir numune kalmamış olsa da yerine ve adalet sarayının hemen önüne kraliçe Victoria’nın büyük bir heykeli dikilmişti.İşlek caddede bir kahve molası verdik.Garip sesler çıkarmaya başlayan karnımızı biraz olsun susturabilmek için göz attığım tatlı menüsünde yazanları anlayabilmem için ingilizcemi biraz daha geliştirmem gerekiyordu.Lakin kek’e benzeyen tatlımın içindeki ilginç çerez ve baharat karışımının ne olduğunu anlayamamaktan fazla canımı beş on dakika sonra tadını hatırlamayacağım güzel birşeyi yemiş olmak sıkıyordu. Artık geri dönme vakti gelmişti.Başlangıç noktamız olan müzeler sokağına geri dönerken kraliyet binalarının önündeki yeşillikle dolu bahçenin çimlerine kendimi atıp güzel bir anı fotoğrafı çektirdim.Liverpool güzeldi ve hafızamda eşsiz anılar bırakacaktı.Manchester’a vardığımızda karanlık çökmüştü.Biraz dinlenip yorgunluk attıktan sonra biraz inat biraz da merakımız içimizde kalmasın diye dün gece bizi içeriye almayan gece kulübüne gidip doyasıya eğlenen ingilizlere takıldık.Öncesinde sokak arasında kurduğu 6 delikli bir kaleye atılan şutlardan geçimini sağlayan yaşlı ama kurnaz bir ingilizin kasasına cebimizdeki demir poundları boşaltarak topu deliklere sokmayı denedik.Bir yere kadar da bunda başarılı olduk.En azından aynısını deneyen ve her başarısızlığında suçu zavallı adama atmayı marifet bilen şımarık ingiliz gençleri gibi davranmıyorduk.Günün yorgunluğu dizlerime çökmüşken ilacı bulunmayan açlığımızı Burger King’te paketlettiğimiz ne olduğu belirsiz yiyecek yığınına emanet ettik ve bir iki yosmanın kapısında yarı çıplak beklediği kumarhaneden ziyade bir batakhaneyi andıran meydandaki dükkanın önünden geçerek otelimize geri döndük.


Son günümüzün saatleri hızla akıp giderken üç gündür karnımıza bayram ettirecek hiçbir tat ile tanışamamıştık.Piccadilly Gardens’in soğuk anıt taşlarında sigara içerken gözümüz “Bella Italia” isminde bir italyan restoranına takıldı.Arkadaşımın İtalya sevgisi,biraz da yiyecek adam akıllı bişeyler bulabileceğimize inanmış halde ilerleyen saatlerde geri dönmek üzere kısa bir çarşı turuna çıktık.Şehrin birçoğu lüks mağaza ve dükkanlarındaki fiyatlar ateş pahasıydı.Genel anlamda bu ülkenin gerek yiyecek gerekse giyim konusunda oldukça pahalı olduğunu söylemek mümkün.Gezmekten artık sıkılmıştık.Yine tek kuruş ücret ödemeden gezdiğimiz Milli Futbol Müzesinde etrafı kalın siyah iplerle örülmüş bir torbaya benezeyen meşin yuvarlağa bakarken,ilk halinden günümüze kadar ne kadar değiştiğini,yine de bir buçuk asırdan beri peşinde koşan insanlara verdiği zevkin nasıl aynı kaldığını düşündüm.Yanında futbolun ilk kurallarının yazılı olduğu bir kitap vardı.Futbol tarihinin efsane oyuncuları,hakemliğin ilk kuralları,milli takım formaları ve daha bir sürü görülmeye değer sergiyi gezerken vakit nasıl geçmiş anlamadık.İşlek ticari caddenin ortasında oturmuş dinlenirken elimdeki çikolatadan birazını sevimli,küçük,sarışın bir ingiliz çocuğuna verdim.Gülümsemesi herşeye değerdi.Biraz da annesinin zorlamasıyla utanarak teşekkür etti.“Bella İtalia”nın fırından taze çıkmış sebzeli makarnası ve bir bardak beyaz şarap,Akdeniz mutfağının geldiğimiz kuzeyin bu soğuk ilindeki yemeklere ne kadar büyük bir lezzet farkı attığının ispatı oldu.Akşamüştü sokaklar boştu.Sonraki gün uçağımızı alıp evimize geri dönmeden önce şehrin nemli yollarını son kez adımladık.Meydanın diğer köşesinde çalan saksafondan çıkan Pembe Panter filminin müziği daha önce hiç kulağıma bu kadar hoş gelmemişti.Cebime sıkışan birkaç bozuk parayı kutusuna attığımda yaşlı sokak sanatçısı sevinçten dört köşe oldu ve şarkıyı tekrar çaldı.Az ileride elindeki elektro gitarından etkileyici funk nameler çıkaran zenci etrafındaki bir grup genci cezbetmeyi başarmıştı.Belki de sadece soğuktan dans ederek biraz ısınmaktı niyetleri.En az bu müzisyenler kadar başarılı bir genci de sabah gitarına bir darbukaya vurur gibi sesler çıkarırken ilgiyle izlemiştik.Her büyük kentte olduğu gibi burada da sokağa renk katmak ve geçimlerini sağlamak için çaba gösteren bu hünerli eller herkes tarafından saygı görüyordu.Tarihi havasıyla Wellington's Inn'de hayatımda ilk kez tattığım elmalı birayı yudumlarken soğuğa aldırış etmeden ayakta bira içen ingilizler hararetli bir tartışma içindeydiler.Gecenin ayazı buz gibi biranın keyfini yarıda kesti.Manchester'da son gecemiz artık bitmişti. Valizlerimizi toplayıp resepsiyondaki çinli kıza son kez “Goodbye” derken kalabalık meydanda sabah kahvemizi içip günlük kargaşanın içinde koşuşturan ingilizleri son kez izledik.Ayrılırken Avrupa demeye dilimin varmadığı bu kara parçasının insanlarının ulaştıkları yüksek refah seviyesi aklımda kalanlardandı.Sanılanın aksine gayet kibar,dostane olmasa da insancıl yaklaşımlarıyla hiçbir kusurda bulunmamışlardı.Uzak diyarlardan gelen bir yabancı için bu da yeterli sayılmalıydı.


Uçakta son kez aşağıya baktığımda belki buraya bir daha zor gelirim diye düşündüm.Ama Amsterdam'a vardığımızda yaşadıklarımızın önemli tecrübeler olarak tüm hayatımız boyunca bizimle kalacağı düşüncesi beni nostaljik havadan koparıp aldı.Mexico City’de çalışan Hong-Kong’lu bir çinlinin her ay iş için 30 saat uçak yolculuğu ile dünyanın bir ucundan öbür ucuna gittiğini öğrendiğimde Allah kolaylık versin dedim.Bilmem anladı mı?Dönüşte bütün bu yolculuğun üstüne görüp gezdiğim yerlerin yanında uzaktan görünmeye başlayan doğup büyüdüğüm şehrin gözüme okyanusta bir damla gibi gözükmesi doğalmıydı? Yine de hiç o kadar uzağa gitmemiş,kuzeyin soğuk cisimli insanları ile konuşmamış,nasıl yaşadıklarına şahit olmamış kadar iştahlı ve yeniden başlıyor,yeni ufukları şimdiden arıyor gibiydim.