Osmanlı İmparatorluğunda çarşı ve pazar düzeni,şehir bünyesinde faaliyet gösteren lonca ve esnaf grupları üzerine yapılan araştırmaların ne denli kısıtlı olduğu,şüphesiz,birçok tarihçinin üzerinde durduğu ve belirttiği bir husus olmuştur[1].Buna karşılık bugüne kadar yapılan araştırmaların bir sonucu olarak genel tarih yazımının üzerinde mutabık olduğu nokta,Osmanlı İmparatorluğunda iktisadi hayatın ve sanayi’nin, üretici ve üretim miktarını kontrol altında tutan,şehir ve çevresindeki köylerle sınırlı yerel arz’a cevap vermeyi amaçlayan ve her meslek için devlet hükmüyle belirlenmiş esnaf sayısının aşılmasını yasaklayan ortaçağ kasaba ekonomisi temellerine dayandığıdır[2].Hirfet sistemi olarak bilinen lonca düzeninde çeşitli üretim gruplarına mensup küçük esnaf’ın –sayıları ihtiyaca göre önceden belirlenerek- şehir içinde aynı alanda çalıştığını,malını satışa sunduğunu veya zanaatini icra ettiğini görüyoruz.Esnaf loncalarının aynı bölgeye yoğunlaşmasındaki esas amaç yukarıda belirtilen sınırlı ve katı kurallarla belirlenmiş üretici sayısının hem aynı loncaya mensup üyeler tarafından hemde devletin,kadı ve muhtesib gibi memurları vasıtasıyla üretim-tüketim dengesini ve kuralların nizami olarak uygulandığını güvence altına alması ve denetime tabi tutmasıydı.Aynı gruba ait esnafların aynı mahalde üretim yapması ve bu mahalin dışında bir bölgeye dükkan açılmasının yasaklanması bu amaca hizmet ettiği gibi,bu durum devletin esnaf üzerindeki  teftiş ve vergilendirilme yetkisini kullanması açısından önemli avantajlar sağlıyor,üretimin çeşitli bölgelere dağılmasını engelliyordu.
1430 fethinin hemen ardından Selanikte ekonomik hayatın yeniden normale dönmesi,stratejik önemi büyük olan bu liman şehrinde ticaretin canlandırılması ve günlük hayatın ihtiyaçlarına cevap verecek olan yerel üretimin her alanda gerçekleşebilmesi padişah II.Murad’ın öncelikleri arasına girdi.Şehrin eski refahını bulabilmesi için kuşatmadan sağ kurtulan hrıstiyan nüfusa ve kiliseye taşınmaz mal varlıkları geri verildi ve eskiden olduğu gibi işlerine dönmeleri emredildi[3].Buna rağmen şehrin ekonomik hayatının normale dönmesinin önünde önemli bir engel vardı.Bu ise Balkanlardaki Osmanlı fetihlerini bir yandan hızlandıran diğer yandan da fethin ertesinde yeni idareyi aşılması güç zorluklarla karşı karşıya bırakan bir unsur olarak Osmanlıların bu coğrafyada 14.yüzyılın siyasi ve ekonomik istikrarsızlığından ötürü geri kalmış,harap şehirleri ele geçirmiş olmalarıydı.Bu gerçek,şehirlerde yeni bir yönetim yapısını oluşturmayı ve Osmanlı idaresindeki yeni yaşam alanının vazgeçilmez bir parçası olarak nüfusu temin etmeyi bu toprakların yeni sahiplerinin sorumluluğu kılıyordu.Selanik,14.asırda iktisadi,siyasi ve dini açıdan geçirdiği çalkantılı dönem göz önüne alınırsa bu şehirlerin tipik bir örneğini teşkil ediyordu.Nüfusu yok denecek kadar azdı ve altyapısı tamamen yok olmuş haldeydi.Bu soruna çözüm arayan II.Murad bedelleri ödenerek serbest kalan 1.000 kadar Selanikli hrıstiyan esir’in yanında,Yenice-i Vardar’dan gelen 1.000 kadar müslüman türkü de şehre yerleştirdi[4].Bunların birçoğu çeşitli meslekleri icra edebilen zanaatkarlardı ve gelişleri yerel ekonomiye taze kan aşıladı[5].Diğer taraftan şehri kalkındırmakta Selanik’in eski sakinleri olan hrıstiyanlardan istifade etmemek akılcı bir hareket olmazdı.Onlar da,gerek eski işlerine dönmek suretiyle gerekse çeşitli yeni görevler üstlenerek[6] şehir ekonomisinin işleyişinde yerlerini aldılar ve yeni düzenin bir parçasını teşkil ettiler. Eski sakinlerine evleri geri verilirken,II.Murad’ın çağrısına kulak verip geri dönen ve şehri Venedik döneminde terketmiş olan Selanikliler de boş evlere yerleştirildiler,türk nüfusla beraber çalışmaya başladılar.Şehir nüfusu,15.yüzyılda,1492’de başlayan Yahudi göçünden sonra yaşanan büyük patlamayı yakalayamamışsa da Osmanlı devlet yapısının kendini her alanda göstermeye başlaması şehrin ticari hayatının düzenli işleyişine büyük katkıda bulundu.Fethin ilk günlerinden itibaren kilise ve manastırların,vakıfların ve kişilerin mal ve mülkün statüsünü belirleyen Ferman-ı hümayunlar aynı zamanda şehri günlük yaşamın tüm gereksinimlerini karşılayacak dükkan ve esnaf faaliyeti ile donattılar.Şehrin hemen dışında bulunan ve önemli bir gelir kaynağı sayılan tuzlalar ve yine Halkidiki yarımadasındaki Sidrekapsi maden ocakları faaliyete geçti.Liman'a yakın bulunan bir bölgede kurulan çarşı,terziler,ekmekçiler,bakkallar,balıkçılar,ayakkabı tamircileri ve her çeşit dükkan ile doldu taştı[7].15.yüzyılın son çeyreğinde inşa edilen Selanik bedesteni un,tekstil,baharat,kürk ve deri malların satıldığı dükkanların yanı sıra ipek ve değerli kumaşların,altın ve ziynet eşyasının depolandığı bir merkez oldu.Şehirde ekonomik hayatın hızlı bir şekilde örgütlenmesi iki açıdan önemli idi.Şehir kendi nüfusuna yetecek ölçüde yiyecek,giyecek ve diğer mamulü kendi başına tedarik etme olanağına sahip oluyordu.Buna ek olarak,şehirde imal edilen ürünlerin başta çevre köy ve yerleşimlere,ilerleyen safhada ise daha geniş pazarlara ulaşmasının önü açılıyordu.Mark Mazower’in de eserinde belirttiği gibi şehirde “tüccarların,bir kürkçü,bir mücevherci ve bir gümüşçünün varlığı,uluslararası çapta bir ticaret ve zenginliğin canlanışına işaret ediyordu”[8].Yukarıda belirtilen bütün çabalara rağmen 1478 yılında yapılan nüfus tahririnin[9] de ortaya koyduğu gibi şehir Osmanlıların eline geçmesinden yaklaşık elli yıl sonra halen istenilen nüfus ve ekonomik gelişim düzeyine varamamıştı.Çevresindeki geniş otlaklarda hayvancılık ve kısıtlı sayıda çiftçi temelde nüfus yetersizliği sebebiyle daha fazla büyüme sergileyemeyen bir iktisadi yapının ana hatlarını oluşturuyorlardı.Bu durum üstün el ve sanat becerileri ile Sefaradlar ve akabinde tüm Avrupa’dan yahudiler şehre yerleşene kadar sürdü ve 16.yüzyılda şehir gelişerek büyük bir ticari atılım sergiledi.Yahudiler tümüyle ellerinde tutacakları yerek bir yün dokumacılığı sanayii kurmakla kalmadılar,Selanik ticaretini imparatorluk sınırlarının çok dışına taşıyarak Doğunun ticaret yollarını Orta Avrupa ve Akdeniz limanları ile birleştirdiler. 
            
Kazancılar Çarşısında bir yahudi(solda) ve bir müslüman(sağda) demir ustası

Osmanlı hakimiyeti ile beraber Selanikte esnaf toplulukları ve loncaların kurulması şehrin ekomomik refah seviyesinin yükselmesini ve ticaretin canlanmasını takip etti.Çarşının,muhtemelen Bizans şehrinin merkezine kurulması ile birlikte şehrin her sokağına bir esnaf grubu yerleşti.Şehir toponimisinin 15.asır ve 20.yüzyıl başı verilerini dönüşümlü olarak karşılaştırdığımızda asırlar içinde Osmanlı Selaniğinin büyük ölçüde değişkenlik göstermeyen bir çarşı teşkilatını fethin ilk yıllarından başlayarak tahsis ettiğini göstermektedir.Gelincik(Avret Pazarı veya Karılar Pazarı),Şira Furusan(veya Üzümciyan,yani Üzümcüler),Balık Pazarı,Mumcular,Basmacılar,Sandıkçılar,Ataran(baharat satıcıları)[10] gibi sokak isimleri Osmanlı döneminin sonuna kadar çarşının ve şehrin değişik bölgelerine kurulan küçük esnaf gruplarının varlığını işaret ediyor.Aynı gerçek,1668’de şehre gelen türk seyyah Evliya Çelebi tarafından da doğrulanmaktadır.Çelebinin biraz da abartılı sayılabilecek ifadesiyle şehir 300 caddeden oluşmaktadır ve her caddede bir pazar bulunur.Tahtakale Pazarı,kale dışında Mısır Çarşısı,Halıcılar pazarı,Kavaflar çarşısı,Terziler çarşısı,Takkeciler çarşısı ve Kavukçular pazarı,ayrı sokaklarda ise bozahane ve meyhaneler bu çarşı yapılanmasının bazı örneklerini oluşturmaktadırlar[11].
Bu konuda pek az kaynağın mevcut olmasına rağmen yapı ve özellikleri bakımından Osmanlı döneminde Selanikte lonca mensuplarının ve küçük zanaatkarın şehrin temel etnik-dini gruplarını oluşturan Hrıstiyan Rum cemaatindene,Yahudilerden veya Müslüman Türklerden üyeye sahip olması olasıydı.Bunun yanında tamamı itibariyle bir etnik veya dini gruptan oluşan esnaf loncaları da yok değildi.Örneğin yeniçeri ortaları ile sıkı bağları bulunan ve şehir içinde büyük bir güce sahip olduğu bilinen Dabbağlar loncası tamamı itibariyle müslümanlardan oluşuyordu.Aynı şekilde basma boyacıları rum,yün dokumacılarının ise neredeyse tamamı yahudiydi.
Selanikte yukarıda bahsettiğimiz üzere asırlar boyunca şehir içinde yerini koruyan ve bir kompleks halinde çarşıyı oluşturan esnaf öbekleri kuruldu.Bu noktada Osmanlı idaresi altındaki şehirde faaliyet gösteren ve Osmanlıda küçük esnaf’ın teşkilatlanma şeklinin en belirgin biçimini arz eden bir örnekten bahsedeceğiz.Bu teşebbüsümüzde,Bizans İmparatorluğunda mevcut olan şehir altyapı ve ekonomisinin,şehirlerin Osmanlı egemenliğine geçiş sürecinde ne biçimde değerlendirildiğini ve şehirlerin yeni iktisadi profiline dahil edilerek işlevini sürdürdüğü konusunda kayda değer bilgiler sunmaya çalışacağız.
Kazancılar Çarşısı, Kazancılar camii çevresinde kurulmuş küçük bir esnaf grubu idi.Osmanlı döneminde Kazancılar Camii olarak anılan yapı, Vardar Caddesi’nin(bugünkü Egnatia caddesi) merkezinde yer alan ve 1028’de inşa edilen Panagia Halkeon,Meryem Ana kilisesi idi.Kilisenin giriş kitabesinden yola çıkarak,yapının bulunduğu yerde Roma döneminde bir pagan tapınağının bulunduğu iddiası ortaya atılmıştır[12].Bizans dönemi boyunca Panagia Halkeon kilisesi çevresinde bakır işçilerinden oluşan bir esnaf grubunun faaliyet gösterdiği,kilisenin «Halkeon»[13],yani Bakırcılar olarak anılmasından anlaşılmaktadır.Somut bir belge bulunmamasına rağmen aynı esnaf grubunun Roma döneminde de burada faaliyet göstermiş olması kuvvetle muhtemeldir.1028 yılında kilisenin inşa edilmesinden önce çarşı,forum,hamam,amfitiyatro gibi yapılardan oluşan Agora kompleksinin güneybatı kısmında yer alan ve Halkeftiki Stoa(Bakırcı pasajı) olarak bilinen bölgede aynı faaliyetin sürdürülmüş olması muhtemel bölgenin ekonomik faaliyet alanı olduğu düşünülürse muhtemel bür olasılıktır.Roma dönemini takip eden Bizans döneminde çağdaş kaynaklar tarafından da belirtilen Halkomatades(=Bakırcılar) çarşısı,bu zanaate atfen adını almış olan kilise ve çevresindeki dar sokaklara kurulan küçük dükkanlardan oluşmaktaydı.


Kazancılar Çarşısında bir sobacı

Osmanlı dönemine gelindiğinde,1430 fethinin ardından,Balaban Ağa isminde bir şahsın Panagia Halkeon kilisesini camiye tahvil ettirdiğini 1478 tahriri sayesinde öğreniyoruz[14].Aynı şahsın kim olduğu bilinmeyen oğlu Ahmed Ağa caminin bakımı için şehir içinde birçok ev ve dükkan vakfetmiş,yakınına ise şehrin en eskilerinden sayılan bir de medrese kurmuştu.1478 tahririnde adı geçmesi bakımından Kazancılar Camiinin 1430-1478 yılları arasında cami olduğunu kesin olarak söyleyebiliriz.Aynı şekilde,tahrir defterinde Balaban Ağa Mescidi olarak geçen caminin aynı dönemde Kazancılar Camii olarak anılmaya başladığı da bilinmektedir.Şehirde Bizans hakimiyetinin son bulmasıyla bu loncaya mensup kaç hrıstiyanın fethin ardından esaretten kurtularak mesleklerine geri döndüğünü kesin olarak söylemek mümkün değildir.Fakat,şehrin yeniden iskan ve yapılandırılma sürecinde özellikle Yenice-i Vardar’dan getirilen zanaat sahibi müslüman nüfusun belirli ölçüde de olsa Kazancılar loncasının kurulmasına iştirak ettiği var sayılmalıdır.Türk bakır işçilerinin varlığı 1478’de mahallede 12 müslüman hane yani yaklaşık 60 kişi,2 imam ve 1 mücerred’in bulunmasından da teyid edilebilmektedir[15].Mahallede yaşam giderek gelişirken,mahalle sakinlerinin de altyapısı hazır olan bu zanaatı devam ettirdikleri görülmektedir.1492 yılında şehre yahudilerin de göç etmesiyle birlikte lonca bünyesine üçüncü bir unsur katılmış oldu.16.asrın ortalarından itibaren ise mahallede yahudi varlığının giderek arttığını görmekteyiz ki 17.asır ortalarında bu varlık yahudi Roğos mahallesinin burada kurulmasına kadar yükselen bir grafik çizecektir[16].

Panagia Halkeon kilisesi olarak bilinen Kazancılar Camii 1430-1478 yılları arasında Balaban ağa tarafından camiye tahvil ettirildi

Kazancılar loncası Osmanlı hakimiyetinin son yıllarına kadar caminin solunda yer alan (bugünkü Halkeon caddesi) sokağın her iki tarafında ve ara sokaklardaki dükkanlarda varlığını sürdürdü.1917 yangınından önce yapısını koruyan lonca,yeni şehir düzenlemesinden sonra artık arka sokaklara kısıtlı bir çarşı olarak günümüze kadar faaliyetini sürdürdü.
Kazancılar Çarşısı örneği,şehirde Osmanlı hakimiyetinin kurulmasının ardından ekonomik ve ticari hayatın durmasına veya aksamasına sebep olacak bir hamlenin gerçekleşmediğinin bir göstergesidir.Aksine devamlılık arz edecek şekilde bu ve diğer örneklerde olduğu gibi şehrin her türlü ihtiyacının karşılanması için üretici gruplarının faaliyetini sürdürdüğünü dini kimlik gözetmeksizin iktisadi yarar adını kullanıldığını ortaya koymaktadır.Tüm Osmanlı hakimiyeti boyunca aynı bölgede bulunan Kazancılar çarşısı bugün yerini,Panagia Halkeon kilisesinin etrafındaki caddelerde gümüş ve bakır eşya vs. satan dükkanlara bırakmış olsa da tarihi bir sürecin değişmeyen ana hattını,bakır işlemeciliğinin bölgeye vurduğu damganın izlerini muhafaza etmeye çalışmaktadır.Asırların değişmeyen topografik bir referans noktası olarak Selanik çarşısının bu köşesi günümüzün kalabalık ve gürültülü şehir merkezinde tarihi bir zanaatın son kalıntılarını yaşatmaya çalışmaktadır.Osmanlı şehir düzeninin içinde çarşının önemi,hamili olduğu önceki medeniyetlerden devraldığı şekilde lonca sistemini kökten zedeleyecek şekilde değiştirmemesi,asırlar boyunca aynı ekonomik faaliyeti devam ettirmesi ve çağımıza kısmen de olsa aktarılabilmesi özelliği süreklilik olan bir olgunun devirden devire ve elden ele nasıl aktarıldığının bir örneğidir. 

Günümüz Selanikinde,Panagia Halkeon kilisesinin etrafındaki sokaklarda gümüş,bakır ve altın eşyası satan birçok dükkan bulunmaktadır.Kilisenin batısında bulunan Kleisouras caddesi






[1]İlber Ortaylı,Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek II,Son İmparatorluk Osmanlı,“Osmanlı döneminde Ahilik ve Esnaflık”,s.93.
[2]Halil İnalcık,Osmanlı İmparatorluğu üzerine araştırmalar-I,“Hirfet,Esnaf”,s.265.
[3]I.Tsaras,Ioannou Anagnostou,“Diigisis peri tis telefteas aloseos tis Thessalonikis” ve “Monodia epi ti alosi tis Tessalonikis”,I.Tsaras Yayınları,Bibliothiki tis Byzantinis Thessalonikis 1,Thessaloniki 1958,Melek Delilbaşı,Johannis Anagnostis,“Selanik’in Son Zaptı Hakkında bir Tarih”,TTK Yayınları,Ankara,1989(bundan böyle:I.Anagnostis),¶19.
[4]I.Anagnostis ¶19.
[5]Mark Mazower,Selanik:Hayaletler Şehri,Hrıstiyanlar,Müslümanlar ve Yahudiler,1430-1950,(bundan böyle M.Mazower),s.48.
[6]II.Murad’ın emri üzerine yerel çoban ve çiftçilerden oluşan bir grup Hrıstiyan deniz surlarında devriye görevini üstlendi.M.Mazower,s.57.
[7]M.Mazower,s.59.
[8]M.Mazower,s.59.
[9]Portrait of a City:The Population and Topography of Ottoman Selanik(Thessaloniki) in the Year 1478.Heath Lowry,Diptycha II,s.281.Atina,1980.
[10]V.Dimitriadis,Topographia tis Thessalonikis kata tin epohi tis Tourkokratias,1430-1912(bundan böyle V.Dimitriadis,Topographia),s.180-182.
[11]Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi,8.Kitap-II. Cilt,Seyit Ali Kahraman,Yapı Kredi Yayınları,1.Baskı,İstanbul,Mart 2011.
[12]V.Dimitriadis,Topographia,s.312.
[13]Halkos=Bakır(Yunanca’da).
[14]V.Dimitriadis,Topographia,s.32 ve ayrıca bak,Heath Lowry.
[15]V.Dimitriadis,Topographia,s.26.16.asır başında mahallede müslüman hane sayısı 21’e yükselmiştir.20.asır başlarında ise mahallede yahudi nüfusu çoğunlukta olup Roğos mahallesinin kurulduğnu görüyoruz.Ayrıca bak,Heath Lowry.
[16]V.Dimitriadis,Topographia,s.159.


Selanik nasıl kaybedildi?
Tarih okurlar ve severler adına,içinde bulunduğumuz Ekim ayı,Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılma sürecinin başladığı,günümüz Balkanlar coğrafyasının sınırlarının önemli ölçüde şekillendiği ve Rumeli'den Anadolu'ya yönelen büyük bir göç dalgasının meydana geldiği I.Balkan Savaşı'nın ilan edilişinin 100. yıldönümü olması bakımından önem taşımaktadır.Bu makalenin kaleme alınmaya başlandığı 8 Ekim 2012 tarihinden tam bir asır önce Yunanistan,Bulgaristan,Sırbistan ve Karadağ'dan oluşan Balkan Birliği ittifakı, yaklaşık 500 yıl boyunca yarımadayı hakimiyeti altında bulunduran imparatorluğa karşı savaş açmış,dört bir koldan saldırarak topraklarını ele geçirmeyi ve aralarında pay etmeyi hedeflemişlerdi.Art arda gelen toprak kayıpları ve Avrupa’nın mali denetimi altına giren «hasta adam» Osmanlı devleti'nin geçirdiği siyasi ve ekonomik buhranlar,sınırlarını genişletme ve asırlardır türk buyruğu altında yaşayan soydaşlarını «esaret» bağlarından kurtarma amacındaki hrıstiyan balkan ülkeleri için gerekli zemini hazırlıyordu.I.Balkan Savaşı  ve hemen ardından patlak veren II.Balkan Savaşında müttefik orduları ilk başta Osmanlı varlığını ortadan kaldırmak daha sonra da imparatorluk avrupasının ekonomik ve askeri merkezi konumundaki Selanik şehrine sahip olarak harap haldeki osmanlı idaresinin kaybettiklerinden aslan payını kazanmak için mücadele ettiler.
I.Balkan Savaşı'na kadar giden tarihi proses,Balkan yarımadasını tanımlamak için kullanılan «Avrupa'nın barut deposu» tabirinin aslında ne kadar yerinde olduğunu gösterir.1830'da bağımsız Yunanistan'ın tanınması,diğer balkan milletlerinin uyanışının ve bağımsızlık taleplerinin habercisi oldu.93 Harbi olarak bilinen 1877-78 Osmanlι-Rus savaşı sona erdiğinde tam bağımsız bir Sırbistan,Karadağ ve Romanya ve özerk bir Bulgaristan ortaya çıktı.Ayastefanos Antlaşması ile kaybettikleri toprakların bir kısmını Berlin Antlaşması ile geri alsalar da,Osmanlılar,imparatorluğun Balkanlardaki toprak bütünlüğünün artık ne kadar kırılgan olduğunun farkına vardılar.19.asrın son çeyreğinde,devlet yetkesinin giderek zayıflaması ve Rusya gibi büyük bir gücün himayesi ve desteği ile balkan ülkelerinin gayrimuntazam bir savaş halini örgütledikleri gözlemlenmektedir.Barut kokan Rumeli'de,komitacılar olarak bilinen eli silahlı gerilla çetelerinin faaliyeti,asayiş sorununu gündeme getirirken,asker ve vilayet idarelerinin eşkiya'ya karşı verdikleri mücadele günlük yaşamın bir parçası haline geldi.Osmanlı kimliği altında,inanç ve etnik köken'e karşı duyulan saygı ve höşgörü esasını asırlar boyunca koruyan sosyal yapı,birden etnik ve dini farklılıkların çatışma nedeni olarak ön plana çıktığı yeni bir düzen ile tanışmaya başladı.1897'de Osmanlı ve Yunanistan arasındaki savaş Yunanistan'ın kesin bir hezimeti ile sonuçlandı.Atina yollarının Osmanlı ordusuna açık olmasına rağmen,büyük devletlerin müdahelesiyle daha fazla ilerleme kaydedilmedi.Yunanistan,bu mağlubiyetin etkisi ve Makedonya üzerinde giderek artan Bulgar taleplerinin de farkında olarak,kuzeye doğru yayılma politikasını yeniden örgütlemek ve gözden geçirmek zorunda kaldı.1904’ten itibaren daha etkin bir hâl alan Makedonya mücadelesi yunan ordusuna mensup kurmay subayların isyancı güçlere verdiği eğitim ve mühimmat desteğiyle şehir ve köylerde yerinde organize edildi.1835'ten itibaren Selanik'te hizmet veren yunan konsolosluğu harekât üssü olarak seçildi ve silah tedariki,askeri eğitim,finansman ve planlama buradan sağlandı.Bu ilan edilmemiş harp,Osmanlılar'dan ziyade,ortodoks rumlar ve 1870’de özerk kiliselerinin tanınmasıyla milli intibahlarını gerçekleştiren bulgarlar arasında devam ediyordu.Silahlı çatışmalar devam ederken,Tanzimat reformlarının gayrimüslimlere tanıdığı imtiyazlar,balkan ülkelerine soydaş nüfusları üzerinde kültürel etkinliklerini arttırma imkanı tanıdı.Yunanlılar,Selanik ve diğer şehirlerdeki rum cemaatlerine eğitim veren yeni okullar kurdular,yunanca dilde gazeteler basıldı,Selanik'te 20.asrın başında dört yunan bankası faaliyetteydi.Diğer balkan devletleri de Osmanlı sonrası dönemde daha güçlü söz sahibi olabilmek ve Balkanlar'daki soydaşlarını sahiplenmek için paramiliter grupların faaliyetlerini,köy baskınlarını devam ettirdiler.Bunun yanında kültürel varlıklarını hissettirmeyi de ihmal etmediler.1903'de Makedonya İlinden ayaklanmasının Osmanlılar tarafından şiddetle bastırılması,avrupa kamuoyunda,"zulüm" ve "esaret" altındaki balkan milletlerine karşı duyulan empatinin güçlenmesine ve «Balkan Sorunu'nun» aciliyet kazanmasına neden oldu.1908 yılı,kırılgalaşan toplumsal yapının barış ortamına döndürülmeye çalışıldığı son yıl oldu.İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından tahttan indirilen sultan II.Abdülhamit Selanik'e sürgün edildi.Yeni anayasının kabulu ile II.Meşrutiyet ilan edildi.1908 yazı boyunca Selanik sokaklarında barış,kardeşlik ve eşitlik nidaları yankılandı.Komitacılar dağdan inerek silah bıraktılar.Fakat beklenen reformların hayata geçirilememesi üzerine bu sevinç dalgası yerini yeniden ayrılıkçı hareketlere bıraktı ve çeteler tekrardan Rumeli'yi birbirine katmaya başladılar.1911'de Yemen'de çıkan isyan ve aynı yıl İtalyanlar'ın Trablusgarp'a saldırmaları,Balkan ayaklanması için gerekli koşulların oluşmasına yardımcı oldu.Yunanistan,Bulgaristan,Sırbistan ve Karadağ'ın Osmanlı'ya karşı harekete geçme vakti gelmişti.Rumeli birliklerinin nizami askerler'den oluşan bir kısmı yukarıda belirtilen cephelere sevkedildiğinde olası bir Balkan harbi ihtimal dahilinde görülmüyordu.Avrupa devletlerine karşı bir iyi niyet göstergesi olarak göreve gelen iki Osmanlı hükümeti Ağustos 1912'den başlayarak Eylül 1912'ye kadar ordunun 1/3'lik kısmını terhis etti.Böylece,Balkan Birliği saldırıya geçtiğinde,asker sayısının az olması sebebiyle deneyimsiz ve eğitimsiz redif(yedek) birlikleri savaşa çağırıldı.Osmanlı devleti hazırlıksız yakalanmıştı.Yer yer kahramanca ve destansı müdafalar sergilense de,balkan orduları ciddi bir direnişe maruz kalmadan hızla ilerlediler.Kısa zamanda,Sırplar Makedonyayı,Bulgarlar Trakya'yı,Yunanlılar Ege adaları ve Kuzey Yunanistan'ı,Sırbistan-Karadağ birlikleri ise Arnavutluğu işgal ettiler.I.Balkan Savaşı ile Balkanlardaki Osmanlı hakimiyeti son bulurken,30 Mayıs 1913’de imzalanan Londra Antlaşması ile galip balkan devletleri kazanımlarını tescil ettirmiş oldular.
I.Balkan Savaşı başladığında ittifak orduları'nın ortak bir plan dahilinde hareket etmeleri öngörülmemişti. Sırbistan-Karadağ birliklerinin Arnavutluğa yaptıkları müşterek saldırının dışında dört ayrı cephede savaşan,dört farklı ordu mevcuttu.Güney'de Yunan ordusu kuvvetlerini iki ana kola ayırmıştı.Veliaht Prens Konstantin komutasındaki Tesalya ordusu ana gücü oluştururken,«Epir ordusu» adı verilen ikinci bir kuvvet ise destek sağlayarak Yanya'yı ele geçirmeye çalışacaktı.Yunan ordusu,Alasonya'da sınırı aşıp önemli bir direniş ile karşılaşmadan kuzeye doğru yürüyüşe geçtiğinde başbakan Elefterios Venizelos, Yunanistan orduları başkumandanı veliaht Konstantin'e bir telgraf çekerek ana kuvvetleri doğrudan Selanik'e yönlendirmesini emretti.Tüm endişesi,Bulgarların onlardan önce şehri ele geçirmeleri ve "de facto" bir diplomatik üstünlük elde etmeleri idi.Konstantin ise ticari hareketliliği ve Balkanların diplomasi odağı olması nedeniyle orduyu Manastır'a yönlendirmek istiyordu.Bu kısa süreli bir krizin yaşanmasına neden oldu.Venizelos,gönderdiği ikinci bir telgraf'ta,Selanik’in müttefik balkan güçleri tarafından işgal edilmesi halinde Konstantin'i sorumlu tutacağını belirtti ve kral I.George'un da araya girmesiyle başkumandan ikna oldu ve ordu Selanik istikametine doğru hareket etti.
Bu yürüyüşün önünü kesmek ve savunma mevzileri yaratmak gerekli ekipman'dan yoksun olan osmanlı ordusu için imkansız gibi görünüyordu.Sınırı müdafa etmek üzere 8.Kolordu'nun başına atanan Hasan Tahsin Paşa komutasındaki ufak ve dağınık nizamiye taburları geri çekilirken her bölge'den küçük müfrezeler Kolordu'ya iltihak ettiler.Ordu'nun sınırdan itibaren dağınık ve bozgun bir vaziyet alan ric'atı Hasan Tahsin Paşa'nın 8.Kolordu'nun hezimetini anlattığı ve savunması uslubundaki İzhâr-ı Hakîkat adlı metninde kısaca şöyle betimlenir:"Kırkgeçit mevkiinde,ric'at ettikleri Alasonya'dan yirmi misli ziyade bir düşman kuvvetine maruz kalan taburlarımızın tabii olan ric'atlerinde bütün o civardaki müslüman ahali hicrete koyulmuş ve bunu gören o havalinin rediflerinin mühim bir kısmı kıtalarını terk'le ailelerinin yanlarına firar etmişlerdi".Selanik yolunda geri çekilen ordu'nun savaş düzenini sağlamak müşkül bir hal almışken taburlar'dan sürekli olarak firarlar gözlemleniyordu.Yine Kastamonu'lu teğmen Süleyman Efendi anı defterine şunları yazmıştı:"Gece saat(alaturka) yedi oldu.Topçuların sağında çadırımızı kurduk.Gece'yi geçirirken bir komutan acele gelerek: Düşman geldi,bizim piyadeler kaçtı,ne duruyorsunuz,hemen arabaları koşun,kaçın,diyerek bizi helecana uğrattı.Üçüncü gün muharebe başladı,top sesleri fasılasız işitiliyordu.Saat beş'te ric'at emri verildi.Hasan Tahsin Paşa yanımızda,elinde bir parça ekmek yiyordu.Bizim taburların nerede olduğunu sordu.Taburların maneviyatı bozulmuş,muntazam bir hal yok.Askerin çoğu tüfeği omzuna almış gidiyordu".Göç eden yerli halkın da ordu saflarına karışması ile yağmur altındaki ordunun iaşe sorunu içinden çıkılmaz bir duruma dönüşmüştü.Bu karmaşa'ya bir çeki düzen vermek için ordu kurmayları ve Hasan Tahsin Paşa imkanlar dahilinde büyük özen ve özveri gösteriyorlardı.Tüm Rumeli ordusunun bozgun halindeki geri çekilişi,Selanik'ten önce son siper noktası olan Yenice-i Vardar'a(Vardar Yenicesi) kadar devam etti.Bu mevki'de,19-20 Ekim tarihleri arasında düşmana karşı netice alınamayan son bir mukavemet gösterildi.Sonrasında mevcut birlikler,Vardar nehri'nin doğusuna,Selanik önlerine kadar çekilmeye mecbur kaldılar. 
Türk ordusunun sayısı 40.000'i buluyordu.Fakat bu güç,sayısal olarak önemli nitelikte olsa da savaş gücü ve kabiliyeti bakımından çok gerideydi.Yunan ordusu şehrin kapılarına vardığında askerin maneviyatı hakkında bilgi edinmek isteyen Hasan Tahsin Paşa tüm fırka komutanlarına bir tezkere gönderdi.Durumun ciddiyetini vurguladı ve askerlerinin muharebe gücünü ve moralini bildirmelerini istedi.Komutanların cevaplarında dikkati çektikleri husus taburların'da asker sayısının gittikçe azaldığı ve talimsiz redif birliklerinin bir savaşı kaldıramayacak durumda olduğu yönündeydi.Ayrıca,elde kalan nizami erler'in muhtemel bir çatışma'da acemilerin disiplinsiz tavırlarından etkilenmesi endişesi dile getiriliyordu.Şehir akıbetini beklerken 17 Ekim’de güvenlik endişesiyle sürgün sultan II. Abdülhamit,Alman Lorelei gemisine bindirilerek hayatının geri kalan yıllarını geçireceği payitaht'a geri gönderildi.Bundan bir gün sonra,18 Ekim'de,Karaburnu mevkiindeki savunma hattını aşan yunan donanmasına ait Nikolaos Votsis komutasındaki 11 numaralı torpil gemisi,gizlice limana sızdı ve limanda demirli olan Fethi Bülent korveti'ni batırmayı başardı.Selanik savunmasızdı ve etrafındaki çember daralıyordu.


Dönem'e ait bir tablo'da Selanik limanında demirli bulunan Fethi Bülent korveti'nin batırılışı

Selanik'in ilk teslim görüşmelerinin yapıldığı Topsin han'ın önünde yunan askerleri

Bu yazışmaların ışığında,Yunan ordusu şehre doğru hareket ettiğinde Hasan Tahsin Paşa nihayi kararını verdi ve ordu kumandanı veliaht Prens Konstantin'e belirli şartlar altında şehrin teslimini müzakere etmeye hazır olduğunu bildirdi.Prens Konstantin gönderdiği iki temsilci vasıtasıyla Hasan Tahsin'e teslim şartlarını,bir ön protokolün imzalanması şartıyla Selanik dışında bulunan eski Topsin Hanında tebliğ etti ve ilk görüşmeler burada yapıldı.Ön teslim protokolü yapılan görüşmeler sonunda imzalanırken kuzey'den yaklaşan öncü bulgar birlikleri de gözüktü.Bulgarlar sekiz saatlik bir gecikme ile Selanik'e varmışlardı.Şehrin yunanlılara teslim edildiğini öğrendiklerinde Hasan Tahsin Paşa'yı tehdit yollu aynı teslim protokolünü kendileri ile de imzalaması için baskı altında aldılar.Şehrin yunanlılara teslim edildiğini,muhataplarının onlar olduğunu bildiren paşa bu öneri'yi reddetti.Yine de yağmurlu 27 Ekim 1912 günü(eski takvime göre) Selanik sokaklarında yürüyen ilk rum birliklerine bir bulgar ve bir sırp taburu da eşlik ediyordu.Bulgarlar memnuniyetsizliklerini her fırsatta dile getirdiler,hatta şehri teslim eden Hasan Tahsin Paşa'yı suçlayarak şehri para karşılığında rumlara verdiğini iddia ettiler.Herşeye rağmen yunanlılar yapılan anlaşmadan memnun kaldılar.


Selanik'in fransızca kaleme alınan 10 maddelik teslim protokolü

Hasan Tahsin Paşa Konak'ta teslim protokolünü imzalarken
Yunan ordusu Beyaz Kule önünde

Ortodoks rum nüfusun şehrin koruyucusu olarak atfettiği Aziz Dimitrios gününün kutlandığı 26 Ekimi 27 Ekime bağlayan gece Selanik'in yunanlılara teslim edildi ve 27 Ekim günü ilk yunan taburları tek kurşun atılmadan şehre ayak bastılar.Bir dönemin sonunu simgeleyen bu olaya kadar yaşananlar,şüphesiz ki,askeri ve siyasi idare'nin şehri neden ve hangi şartlar altında yunanlılara teslim etmek zorunda kalğını açıklayabilmek adına önemlidir.Geçen bir asır içinde tüm Rumeli'nin olduğu gibi Selanik’in kaybediliş öyküsü de etraflıca araştırılmamış ve tarihi gerçekler somut verilerle ortaya koyulmamış olacaktır ki,şehrin pervasızca,askerin basiretsiz tutumu yüzünden kaderine terkedilği ve şüpheler doğuracak şekilde düşamana bırakıldığı düşüncesi kamuoyunda hasıl olmuştur.Bazı kesimlerde bu fikir tarihi bir gerçeklilik olarak kabul dahi görmüştür.Oysa ki,yunan ordusunun kuzeye doğru yürüyüşe geçmesinden,Osmanlı ordusunun Selanik önlerine kadar çekildiği ve şehrin teslim kararının alındığı güne kadar vuku bulanlar,bu kanaatin yukarıda belirtilen belgeler ve veriler doğrultusunda yeniden gözden geçirilmesini zorunlu kılmaktadır.İki ordunun hal ve maneviyatı,askeri kademenin tutumu,şehir halkı ve önde gelenlerinin müdafaya yönelik bakış açısı gerek şehrin savunmasının mümkün olup olmadığı hakkındaki şüpheleri gerekse savunmadan sorumlu 8.Kolordu Komutanı Hasan Tahsin Paşa'nın şehrin terkinden sorumlu olup olmadığını değerlendirmeye açık bırakmaktadır.Feci bir hatalar zincirinin idari bir felaketi doğurmasının sonucunda iki Balkan Savaşın'dan da büyük kayıplar vererek çıkan Osmanlı İmparatorluğu Avrupa topraklarının tümünü kaybetmiştir.Bu toprakların merkezi ve başkenti konumundaki Selanik şehri beş asırlık osmanlı hakimiyetinin ardından yunan idaresine geçti.Bir yüzyıl sonra,yeni belgeler ve kaynaklar ışığında bu konu üzerinde yeni araştırmaların yapılması tarihi gerçekliliğin ortaya çıkması bakımından zaruridir.


Bulgar kumandan Teodorof Selanik'i kuş bakışı izlerken
 
                                                                                                            Mehmet Memet
                                                                                                         Gümülcine,1/1/2013


  • KAYNAKÇA,«Selanik Düştü,Selanik’in Kaybediliş Öyküsü»,Mustafa Balcı,Kesit Yayınları,İstanbul 2010 ve NTV Tarih,Balkan Savaşları 100.Yıl,45.sayı,Ekim 2012,s.28-51.